Home

Sabancı Müzesi’nde son bir yıldır Türkiye’nin en çok ses getiren sergileri yapılıyor. Nazan Ölçer, Picasso ve Rodin’in Boğaz’a karşı ağırlanmasında en büyük pay sahibi olan isim. 1978’den 2003 yılına kadar Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin müdürü olan ve bu müzeyi dünya çapında bir noktaya taşıyan Ölçer, 2003 yılında İsviçre, Bern Üniversitesi tarafından “Kültürler arası diyalog çalışmalarından ve uluslararası müzecilik alanındaki büyük hizmetlerinden dolayı” şeref doktoru ünvanına layık görülmüş. Nazan Ölçer, emekli olduğu 2003 yılından beri Sabancı Müzesi’nin müdürlüğünü yapıyor… Kendi deyimiyle çalışmalarına ‘son hız’ devam ediyor, biz de bu sayede Picaso ve Rodin’i Atlı Köşk’te izleyebiliyoruz. Nazan Ölçer ile Sabancı Müzesi’nde devam etmekte olan Rodin sergisini, müzenin yan etkinliklerini ve gelecek sergileri konuştuk.

Sergiyi az önce gezdim. Bu kocaman ve paha biçilmez heykellerin nasıl olup da taşındığı aklımdan geçti…

Taşınması aslında işin en kolay tarafı. İyi bir sanat nakliye şirketi, iyi bir havayolu bağlantısıyla geliyorlar. Hatta o, işin en kolay tarafı. Ama işin daha zor yanı, oradaki müzeyi bu eserleri yollamaya ikna etmek ve bu kadar çok eseri getirtebilmek.

Peki bunu nasıl başardınız?

Bu, birazcık ilişkiler, bana güvenmeleri ve iyi bir iş olacağına inanmaları ile gerçekleşti…

Picasso da onlar için ikna edici olmuş olabilir.

Picasso’dan çok önce konuşulmuştu, onun için Picasso’nun rolü olmadı o işte.

Bunu duymak daha da güzel, belki.

Evet, evet, Picasso’dan daha da önce olmuştu. Bu meslekte geçen yıllarımın boşa geçmediğini, belli bir güven oluşturduğumu gördüm. Benim kötü bir iş yapmayacağıma inançları kadar tabiiki bu müzenin altyapısı hakkındaki bilgilendirmelerim de onların tereddütlerini gideren bir etken oldu.

Gelip mekanı gördüler mi?

Hayır görmediler. Galerinin, planlarını, videolarını yollamıştık. Ama İstanbul’u ve buradaki sanat ortamını biraz bilen insanlardı. Bütün bu faktörler birleşince olabildi.

Peki sergi açıldıktan sonra gelip gördüler mi ya da görmeyi planlıyorlar mı?

Eski direktörüyle konuşmuştum, o geldi gördü ve beni de çok onurlandıran bir kompliman yaptı, “Ben bu kadar güzel bir sergi yapamadım, hiç” dedi. Tabii birazcık abarttığını düşünüyorum, ama yine de güzeldi, bunu duymak.

Bu eserlerin Boğaza karşı konumlandığını görmek bile onlara başka bir değer katıyor.

Kesinlikle. Zaten direktör ayrıca “Rodin Müzesi’nden çok daha iyiler, burada.” dedi.

Rodin’in söylediği bir söz var, “Heykel öyle bir şey ki açık hava istiyor ve çevresinde boş bir alan istiyor, öyle izlenmesi gerek.” diyor. Siz yerleştirmeyi nasıl yaptınız?

Tabii her sergiyi sahnelemek, bir anlamda bir atmosfer yaratmak demek. Ben nasıl bir sergi istediğimi bilirim de, birlikte çalışacağınız tasarımcının da bunu duyumsaması, hissetmesi önemlidir. Biz önemli bir sahne tasarımcı olan Metin Deniz’le çalıştık. Daha önce de pek çok sergide birlikte iş yapmıştık. O yüzden iyi bir ekip oluşturduğumuzu düşünüyorum.

Daha önceki sergide de aynı ekiple ya da aynı kişilerle mi çalıştınız?

Hayır, farklı sergilerde farklı kişilerle çalışıyoruz. Metin Deniz’le geçmişte 98 ve 2002’de çalışmıştık. Bence Rodin o açıdan çok iyi bir çalışma oldu. Ben de çok mutluyum, kendisi de çok mutlu. Ama unutmayalım ki mekan da çok güzel. Mekanın hakkını yememek lazım; o mekanda pek çok şey olduğundan daha da görkemli duruyor.

İstanbul o kadar şanslı ki, her müze lokasyon güzelliği konusunda birbiriyle yarışır vaziyette.

Hakikaten öyle.

Biz Türkiye’de bu çapta sergiler görmeye yeni yeni alışıyoruz. Sizce bunları kotaracak ekiplere sahip miyiz?

Biz sahibiz de, Türkiye ne kadar sahip, bilemem. Biz de tabii Türkiye’nin dışında değiliz, hepimiz aynı gemideyiz. Ben böyle dev bir sergiyi yapabilecek durumda olduğumuz için kendimi şanslı addediyorum. Ama Türkiye’de bunu yapabilecek kurum sayısı da çok değil. Ayrıca bu alt yapıya sahip kurum sayısı çok az. Bu tür ilişkileri harekete geçirecek bir çevreye sahip kişi sayısı da az. Bu tür büyük sergilerin altından kalkacak sponsor sayısı da çok yok.

Rodin sergisinde Akbank sponsorluğu söz konusu.

Akbank’ın sponsorluğu tabiiki çok önemli. Ama adımız Sabancı Müzesi diye hep Sabancı Grubu’nun sponsorluğunu bekleyemeyiz. Bu sponsorluk konusunun yaygınlaştırılması ve benimsenmesi, yurt dışında olduğu gibi sponsorların birbiriyle yarışmaları lazım. Şu anda tersi oluyor; kapı, kapı geziliyor sponsorluk için, ikna turları yapılıyor. Rodin sergisi için Akbank Grubu doğrusu başından beri ilgiliydiler. Ama tabii takdir edilmeli ki büyük bir sergiydi ve çok pahalı bir sergiydi.

‘Pahalı’ derken nasıl bir rakamdan bahsediyorsunuz?

Nereden bakarsanız bakın, tanıtımıyla vesaire birlikte 2-3 milyon doları geçen bir sergi, bu. Bütün bunlar sponsorun şanı için yapılan işler biraz da. Çünkü sergiden kar amacı güdülmüyor. Hiç bir sergi para getirmez, girişte alınan paralar da çok komik zaten. Müzeye gitme alışkanlığı olan toplumlarda, herkesin, her işini bırakıp, sergiye koştuğu, aynı anda 10 yerde, 10 değişik sergi olsa bile her birinin kapısında kuyrukların oluştuğu yerlerde belki sergi para kazandırabilir. Ama bizim insanımızın öyle bir alışkanlığı ne yazıkki henüz yok. Kitap alma ve okuma alışkanlığımız yok, sergiden katalog alma alışkanlığı da yok. Onun için yabancı ülkedeki gibi kataloğun 2-3 kere baskı yapması, hediyelik eşya reyonlarında binlerce ürün çeşidinin olması gibi durumlar bizim için çok yeni. Bu çocukuluk hasatlıklarını da mazur görmek lazım, belki.

Mesela siz tam da bunun için taksi şoförlerine bir kampanya başlattınız.

Evet, evet. ‘Komşu Günü’ yaptık önce, sonra da ‘Taksi Günü’ yaptık. ‘Taksi Günü’nü tekrarlayacağız yine. Hatta bu sefer duyuruyu, tanıtımı başka türlü yapacağız. Taksiciler ve Şoförler Derneği de bu işe dahil olacak. Çünkü hiç bir müze çevresiyle bütünleşmeden başaramaz. ‘Çevresi’ dediğim, yakın çevresi değil yalnız; kentiyle, insanıyla bütünleşmeden, benimsenmeden olmaz… Yani o kent, müzelerine sahip çıkmalı, sahip çıkmak için de bilmeli, gitmeli, eksiğini görmeli, nasıl giderilmeli bunun eksiği diye düşünmeli. Türkiye’de ne yazık ki müzeler sadece turistler için varmış gibi düşünülüyor. Her zaman ağzımıza yapışmış laftır; “turist bunu görse, ne der?”. Turisti bırakın, biz kendimiz için sergi yapıyoruz, kendimiz için o müzeleri kuruyoruz, hep kendimiz için… Okulların eğitiminin bir devamıdır çünkü müze, o yüzden, işin can alıcı noktasının o olduğu unutuluyor. İnsanların bilmesi lazım, alışkanlık kazanması lazım. Ayrıca da meraksız bir ülkeyiz. Sormayan, merak etmeyen, gitmeyen, kapısından 10 kez geçtiği yerin arkasında ne olduğunu bilmeyen insanlarla dolu burası. Sorarsınız, o kadar zamandır o semtte oturuyordur, bir cami vardır, kimin camisidir, bilmez, kim yaptırmıştır bilmez; o yüzden tepki de vermez, yıkıldığı zaman sokaklara dökülmez insanlar yurtdışındaki gibi. Orada bir ağaç kesileceği zaman bütün mahalle ağacın tepesine çıkıp bekler, ağaç kesilmesin diye. Yok böyle tepkiler burada. Taksi şoförü de bunun en masum kurbanı, bilemez; “Beni Sabancı Müzesi’ne götür!” diyen birine, “Neresi?” diye sorar. Dedik ki “Bari en azından sadece müşteriyi kapıya bıraktığı yeri değil, içini de merak etsin, içinde ne olduğunu da bilsin. Birazcık fikir sahibi olsun.” Hem taksi şoförleri gerçekten müthiş bir seyyar propaganda unsuru. O yüzden onları biraz buraya alıştıralım, Sonra komşuları alıştıralım, böylece belki halkalar genişler, sonra başkalarını da alıştırırız. Biz her sergide komşu günü yapıyoruz.

Müzedeki eğitim programlarından bahseder misiniz?

Cuma günleri, okul gezileri olmadığı için, engellliler ve körler okulundan gelenler oluyor. Hafta içi çocuklarla programlar var, bunu müzenin kadrosundaki eğitimcilerimiz veriyor. Cumartesi ve Pazar günleri aşağıdaki atölyemizde, heykel, çamur ve drama çalşmaları ve belli yaş grupları için sergi gezileri düzenleniyor. Çok güzel çalışmalar oluyor. Mesela geçenlerde bir gazeteci çocuğunu getirmiş, uzun uzun da yazmış, çok hoşuma gitti, benim de… Burada ciddi bir eğitim veriliyor. Çok iyi pedagogların, psikologların, heykeltıraşların, kalabalık bir ekibin verdiği bu eğitim, yaş gruplarına bölünüyor. 2-3 saatlik programlar yapılıyor, onların bir daha gelmeleri isteniyor. Onları buradan yolladığımız zaman, geleceğin küçük bir ziyaretçisini görüyoruz. En azından ailelerini kazanırız, belki diye düşünüyorum.

Müze çalışanları da eğitim alıyorlar mı?

Buradaki güvenlik görevlilerinin hepsi lise mezunu, 2 tanesi üniversite mezunu. Onlara başka bir yerde iş veremeyip de bu işi yapmaları Türkiye’nin ayıbı ama yine de iyi bir ortamda çalışıyorlar. Bizim buradaki konferans programlarımızın hepsine onları çağırırım, hepsi gelir. Sergilerin bilgilendirme programı vardır; sergi gelmeden önce herkesi toplarız, sergi hakkında bilgi veririz. Yani sadece ziyaretçiye dikkat etmekle kalmasınlar istiyoruz, gelen serginin ne olduğunu anlamaları için bu eğitimi veriyoruz. Bazıları çok merak eder, sorar, öğrenir. Bir yandan da düşünürseniz, yüksek okul mezunu olsa ne olacak? Küçücük bir Anadolu şehrinden ya da kasabasından gelip, şehrin varoşlarında yaşayınca, televizyonda magazin programlarına mahkum olunca, gazetenin, kitabın oldukça pahalı olduğu bir ülkede yaşıyorsa okulu bitirse ne olur, bitirmese ne olur? Aldığı ek eğitim ne olabilir ki onun? Yabancı ülkelerde üniversite mezunu değil, lise mezunu bile yoktur. Meslek okuluna gider, bir yandan da kendisini geliştirecek yan faaliyetlerde bulunur.

İstanbul Modern son sergisini televizyon reklamı ile duyuruyor, siz ise açıkhava reklamını tercih ediyorsunuz. Reklam ve duyuru konusunda ne düşünüyorsunuz?

Türkiye çapında yayın yapan bir televizyon istasyonunda bir müzenin reklamının yapılmasının, seyreden herkese nasıl bir getirisi olacağını -haberdar olmanın dışında- bilemiyorum. Bizim yeterince haberdar ettiğimizi düşünüyorum. Bizim yaptığımızın daha gerçekçi olduğunu zannediyorum.

Picasso için buraya akın akın insan geldi… Şimdi nasıl bir ilgi bekliyorsunuz?

Picasso ilkti ve Picasso’ydu, unutmayın. Üstelik Picasso kışındı, okullar vardı, bilsin bilmesin, herkes geldi. Bunda ise daha bilinçli bir kalabalık var; daha bir merakla gelen, Rodin’i okuyan, her bilgiyi içine sindiren, filmlerin hepsini seyreden, oturan, tekrar gezen, kulaklıkla dinleyen kişiler… Picasso’dan daha durmuş, oturmuş bir kitle var artık. Picasso iyi bir eşikti. Rodin, Picasso kadar atraksiyona sahip bir isim değil. Hiç bilmeden, merak edip de gelenler var ama bilinçli gelenler de var. Bu, beni çok mutlu kılıyor.

Sabancı Müzesi’nde Picasso ve Rodin’den önce de farklı açıdan önemli sergiler yapıldı. Müzenin bundan sonraki programından bahsedebilir misiniz?

Biz ‘Türk Resim Sanatı’nın 150 Yılı’ diye bir sergi yaptık. Şimdilik o dinlenmeye çekildi. Bizim o kadar durmuş, oturmuş, herkes tarafından bilinen, her geçerken uğranılan bir konumumuz olmadığı için buranın ciddi anlamda atraksiyon yapması lazım. Bir kere büyük isimler bir müzeyi tanıtmak için önemli bir faktör. Başka bir şey daha var; bunu başkalarının yapabileceğini düşünmediğimiz için böyle bir rolü üstlenmeye zorlanıyoruz. Picasso ve Rodin gibi sergileri kaldıracak, bizim sahip olduğumuz alt yapıya sahip pek bir yer yok, ne yazık ki… Onun için de bize düşüyor bu rol. Yani bundan şikayetçi değiliz ama bunun bir misyon olduğunu düşünüyorum ben. Bunu yerine getirmemiz gerekiyor; bu salonların, bu mekanın, bu imkanın, bir üniversiteyle ilişkinin bütün bunların gereğinin, bu olması gerekiyor. Bu demek değildir ki peş peşe bir takım isimler gelecek. Elbette bu önemli. Dünyanın da şimdiki tandansı büyük sergiler. Çünkü bunlar belli bir sirkülasyonu, belli bir donanımı sağlıyorlar; yani taze kanın gelmesi, damarları dolanması gibi bir şey bu. O yüzden böyle büyük sergiler yapacağız hep. Ama onun arasında da çok daha ağırbaşlı, bu kadar albenisi olmayan ama yine de doğru sergiler yapacağız. Rodin Sergisi’nden önce yaptığımız kitap sergisi öyle bir sergiydi. O, ciddi, ağırbaşlı, kitap sanatıyla ilgili, zor bir sergiydi ama güzel bir sergiydi. Dediğim gibi, bu bir denge oyunu; siz hiç taviz vermeyeceksiniz, asla. Ben hiç bir zaman ucuz sergi yapmadım hayatımda, hiç bir zaman taviz vermedim, o yüzden de çıtayı hep yukarıda tutmaya gayret ettim. Burada da onu yapmak zorundayım, yani bunca senelik meslek yaşamım, bu kadar deneyimim varsa, saygı görüyorsam bu biraz da taviz vermememden kaynaklanıyor… Bu yüzden de her serginin çok doğru kurgulanması gerekiyor, bir boşluğu doldurması, bir soruyu cevaplaması gerekiyor ve sağlam bir kurguyla, senaryoyla sahnelenmesi gerekiyor. Sadece Batı Sanatı’yla da ilgilenmiyoruz aslında; yani kendi köklerimizle, kendi tarihimizle, kendi geçmişimizle ilgili sergiler de yapacağız.

Bu durumda bir sonraki serginiz ne olacak?

Orta Asya’dan bir sergi gelecek; Moğol İmparatorluğu destanı ‘Cengiz Han’ diye. Cengiz Han’la başlıyor, onun halefleriyle devam ediyor. Bizim tarihimizle de iç içe geçen ama daha çok da sanatımızla iç içe geçen, Orta Asya’dan kopup gelen, bir sürü kültürü içinde barındırıp İran üzerinden buralara varan bir kültür akımının, sanat akımının nasıl bizleri etkileyebildiğini anlatan büyük bir sergi geliyor. Herhalde 2006’nın son sergisi olacak o, 2007’ye de sarkacak. 2007’den sonra da başka büyük sergiler gelecek ama dediğim gibi bu doğu-batı ilişkisi, doğu-batı aksı içinde sürecek buranın sergi projeleri.

Üniversiteyle ilişkiler müzeyi nasıl etkiliyor, nasıl fayda sağlıyorsunuz bundan?

Galeri sohbetlerine katılıyorlar, konferans programlarımıza katılıyorlar. Üniversitede sanat eğitimi alan doktora öğrencileri var, onlar geliyorlar. Tabii aradaki uzak mesafe bizi çok yakın bir organik ilişkiye sokamıyor ama en azından ben, yönetim kurulunda bir rektörün olmasını, profesörlerin olmasını, bizim dilimizden anlayan kişilerin olmasını büyük kazanç sayıyorum. Buradaki yüksek düzeyin en az onlar da benim kadar kaygısını taşıyorlar ve yürütülmesi için onlar da destek veriyorlar. Hatta bazen benim bu yoğun projelerimden bunalıp, beni realiteye davet ediyorlar ama o heyecanı paylaşacak bir ortamın olması beni çok mutlu ediyor. Devlette 35 sene çalışmak, orada hiç durmadan değişen insanlara işi anlatmanın zorluğu, bazen her işin bir fasit daireye dönüşmesi, coşku azlığı, çalışanların bedbinliği vesaire, bütün bunlardan sonra… Gerçi ben hiç bir zaman teslim olmadım, ama yine de buradaki bu dinamizm insanı mutlu kılıyor çok.

Devlettte çalışmaktan farklı olarak bir gününüz nasıl geçiyor burada?

Çok yoğun, çok yoğun. Buradaki fark insan faktörü. Tesadüfen bilmem ne okulundan kalkıp da puanı tutmadığı için arkeoloji okuyup da, sanat tarihi okuyup da hiç ilgi duymadığı bir şeyi bitirip, çok da fazla şansı olmadığı için o mesleği seçmiş insanlar yok burada. Devlette bazıları severek seçmiş de, sonradan bitkin, bezgin devlet memuru havasına girmiş, saatine bakıp, vakit öldürüyor. Türkiye’deki devlet memuru ordusu böyle. Herkesi kastetmiyorum; çok candan, fedakarları da var ama, bir tesadüfi olma faktörü hep var olmuş. Buradakilere bakıyorum, hepsi bilerek okumuşlar, iyi şanslara sahip olmuşlar, aile imkanlarıyla ya da başka imkanlarla; yurt dışında okumuşlar, hepsi yabancı dil biliyorlar, ki bu ne kadar önemli bir insanın dış dünyaya penceresini açması için, yayınları takip etmesi için, öğrenmesi için, hele bu meslekte. Onun için, bu kadar sene sonra, genç, heyecanlı bir kadro ile günüm geçiyor, çok güzel bir şey bu.

Siz nasıl bu heyecanınızı kaybetmediniz bu kadar zaman boyunca?

Ben iflah olmaz bir iyimserim.

Galerist Gazete, Temmuz 2006

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s