Home

Karşınızda tam bir Dünyalı var.

Hayatı, Uzak Doğu ile Avrupa’nın Batı ucu arasında mekik dokuyarak geçiyor. Birkaç yıldır seyahat rutinine İstanbul ziyaretleri de dahil olmuş… İstanbul’daki mimarlık ofisinin yanı sıra Tepebaşı’nda, karanlıkta bir gece feneri gibi ışıldayan ‘Çok Çok’ restoranının ortağı. Öte yandan Venedik Bienali’ne katılmış, kentlere dair izlenimlerinden yola çıkarak yaşam ve insanlar hakkında kitaplar yazmış, tiyatro dekoru da yapmış… Küçükken sinemacı olmayı hayal ederken dünyanın her köşesinde binalar tasarlayan ama yeri geldiğinde bir arkadaşının evinin içini de tasarlamaktan keyif alan bir mimar olmuş. Aynı cümle içinde Singapur, Japonya, İngiltere ve Türkiye’den örnekler verebiliyor. Eh, dünyanın yaşayan en iyi 500 mimarından sayılıyor ne de olsa, onca yerde iş yapmış biri için bu normaldir, diyebilirsiniz. Ama bu sakin ve derinlikli Uzak Doğulu, şehrimizde o hafta oynayan vizyon filmlerini sayıp, bir de film festivalimizin gedikli izleyicisi olduğunu söyleyince, giderayak bir şaşkınlık yaşıyorum.

Çok keyif aldığım bu uzun sohbeti kısaltarak, okunabilir bir hale getirmeyi başarmışımdır umarım. Güzel okumalar…

 

Berna Gençalp: Kimsiniz? Burada ne yapıyorsunuz? Şu hayatta ne yapıyorsunuz?

Kay Ngee Tan: Bunu ben de merak ediyorum. Gerçekten, merak ediyorum… Bu iyi bir soru, ama cevaplaması kolay değil. Şöyle başlayayım; İstanbul’u seviyorum. O nedenle buradayım. 2003’ten beri geliyorum ama, aslında Türkiye bana hep büyüleyici gelmiştir. Bu şehrin, benim hoşuma giden, kendine has bir enerjisi var. Ayrıca Avrupa’nın da artık yavaşladığını, ağırlaştığını düşünüyorum. Mevcut kurumları çok köklü. Türkiye’de ise çok daha fazla olanak var.

 

BG: İş olanaklarını mı kastediyorsunuz, entellektüel ya da sosyal anlamdaki olanakları mı?

KNT: Genelde önce belli bir noktaya ilgimi yönelttikten sonra iş olanakları ile karşılaşırım. Buradaki mimarlık ofisim ve Çok Çok Restoran’daki ortaklığım da bu şekilde gerçekleşti. Örneğin Çok Çok’u açmamın sebebi buraya geldiğimde istediğim gibi Tayland yemeği yiyemememdi. Para kazanmak amacıyla değil, her geldiğimde ben de burada yiyebileyim diye Çok Çok’a ortak oldum. Ayrıca, Tayland mutfağını çok da sağlıklı buluyorum.

 

BG: Türkiye’ye ilgi duymaya nasıl başladınız?

KNT: Londra’da yaşayan bir Türk arkadaşımın davetiyle ilk kez Türkiye’ye geldim. Daha sonra kendisi Çok Çok’taki ortağım oldu. Bunların öncesinde Türk sineması ve edebiyatı da benim için Türkiye’yi cazip kılmıştı. Nuri Bilge Ceylan’ın Kasaba, Uzak ve İklimler gibi filmlerini Londra’da izledim. Orhan Pamuk’un kitaplarını okudum. Böylece daha buraya gelmeden burayı büyüleyici bulmaya başlamıştım.

 

BG: Öncesinde bu eserleri okumuş ve izlemiş olmak ziyaretlerinize, burada gördüklerinize derinlik katmıştır, mutlaka.

KNT: Sanırım ben turist olmayı sevmiyorum. Buraya gelip Topkapı’ya ve Boğaz’a koşturmak yerine tüm ziyaretim boyunca tek bir yerde kalmayı tercih ediyorum. Örneğin Beyoğlu’nda sokaklarda gezinmek beni buradaki hayata, burada yaşayan insanlara dahil kılıyor. Ve ben bunu seviyorum. Yaşayan şehrin bir parçası olmak benim için daha çekici.

 

BG: Anlıyorum. Ama İstanbul’un Beyoğlu’ndan başka yerlerini de görme fırsatınız olmuştur mutlaka…

KNT: Tabii. Örneğin geçen akşam Asya tarafındayık. Oranın ne kadar hoş olduğunu unutmuşum… Bostancı tarafı son derece temiz ve organize. Ama ben yine de Beyoğlu’nu daha çok sevdiğimi itiraf etmeliyim. Bostancı’yı Singapur’da orta sınıfın yaşadığı bir bölgeye çok benzetiyorum. O nedenle orası benim için sürprizli bir yer değil. Beyoğlu’ndaki kaos beni daha çok çekiyor. Öte yandan Boğaz’ı gerçekten büyüleyici buluyorum. Bence Boğaz Avrupa ve Asya kültürlerini birleştiriyor, bu karışımı orada çok net görebiliyorum. İstanbul’da kendimi evimde gibi hissetmemin nedeni de belki bu. Hayatımın ilk yarısını Doğu’da ikinci yarısını da Batı’da, İngiltere’de geçirmiş biri olarak İstanbul’da kendimi evimde gibi hissetmem çok doğal herhalde. Hayatımdaki ikiliğin karşılığı burada somut olarak var.

 

BG: Peki size, hangisi sizin gerçek eviniz, Doğu mu yoksa Batı mı diye sorulsa?

KNT: Ben aslında hep emekli olduğumda Londra’da yaşayacağımı söylerdim. Ama Asya’da mesleki olarak çok daha fazla aktifim ve orada daha fazla tanınıyorum. O yüzden, aslında bilemiyorum. Her iki tarafın da en iyi yönlerini gördükten sonra buna karar vermek iyice zorlaşıyor. Şimdilik zamanımın yarısını Avrupa’da yarısını da Asya’da geçiriyorum. Bence dünyanın en ilginç iki bölgesi burası. Japonya gibi Çin de büyük bir hızla gelişiyor. Önümüzdeki yüzyılda yakından izlenmesi gereken tarafın Asya olduğunu düşünüyorum. İstanbul’u ise iki taraftan da beslenebildiği için çok seviyorum, sanırım.

 

BG: Çok seyahat ediyorsunuz değil mi?

KNT: Evet, hem de çok. Sigapur’da ve Londra’da ofislerimiz var. Çin’de ve Japonya’da yürüyen projelerimiz var. Ama artık teknoloji sayesinde nerede olduğunuzun pek bir önemi yok… İstediğiniz her yerde olabilirsiniz. İletişim çok kolaylaştı. Dünyanın çeşitli yerlerinden, mimarlık yapmam için davet alıyorum. Ben de hoşuma giden şeyleri, hoşuma giden ve ilgi duyduğum yerlerde yapmayı tercih ediyorum. Örneğin geçenlerde Tayvan’daki ünlü bir yazarın apartman dairesini tasarlamam için davet edildim. Hayır, diyemedim. Çünkü hem verilen brief hem de evini yapacağım karakteri çok ilginç buluyorum. Bu işten para kazanmasam bile önemli değil.

 

BG: Tasarımlarınızı nasıl yaptığınızı merak ediyorum.

KNT: Önce sevmek ve içgüdülere kulak vermek gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten kalbinizi dinlediğiniz zaman başka insanların da aslında aynı şeyi düşündüğünü farkediyorsunuz. Eğer ilk yapan siz olursanız o zaman bir trend yaratmış sayılıyorsunuz. Aslında yaptığınız, herkesin zaten aklında olanı, ilk olarak yapmaktan ibaret. Başkaları düşüncesini eyleme dökememiştir ama siz düşüncenizi gerçekleştirmişsinizdir. Böyle olunca takipçileriniz, destekçileriniz olur. İnsanlar arkanızdan gelirler. Çok Çok, bunun bir örneğidir. Mimari işlerimde de bunu uygularım.

 

BG: Kalem kağıt mı kullanırsınız yoksa son bilgisayar programlarını mı takip edersiniz?

KNT: Kurşun kalem ve kağıt kullanırım. Ofisteki arkadaşlar bilgisayara geçirirler sonra üzerinde yorumlar yapıp geliştiririm. Bilgisayarı çizim için değil, elektronik posta için kullanıyorum.

 

BG: Şu anda nasıl bir proje üzerinde çalışıyorsunuz?

KNT: Aslında birkaç proje birden var elimizde. Örneğin bir tanesi Singapur’da açılacak bir Budizm Müzesi. Şu anda onu tasarlıyorum ve bu projeyi yaptığımız için çok mutluyum. Burada binlerce parça eser sergilenecek. Formunu size açıklamam zor ama iç ve dış mekan anlayışı ile oynadığımızı söyleyebilirim. Bu müzeyi gezen ziyaretçiler kendilerini bir iç mekana kapatılmış gibi hissetmeyecekler. Doğayla iç içe hatta onun bir parçası gibi hissedecekler. Huzurlu bir yer olacağını sanıyorum. Ayrıca koleksiyondaki eserlerin hem kronolojik bir akış içerisinde sergilenmesi gerekliliğini hem de bulunmaları gereken ısı ve nem derecelerini de dikkate alarak çeşitli bölümler yapıyoruz. Tahta ve taş heykeller farklı koşullarda saklanmaya ve sergilenmeye ihtiyaç duyuyorlar. Parçalar geldikleri coğrafyaya göre de gruplandırılıyorlar.

 

BG: Çocukken de mimar mı olmak isterdiniz?

KNT: Hayır. Hep sinemacı olacağımı düşünürdüm. Küçükken çok film seyrederdim. Ayrıca yazardım. Aslında bugün de hala yazıyorum. Bu yaz üçüncü kitabım yayınlanıyor, konusu şehirler. Şehirlerin insanlar için neden çekici olduğu üzerine bir çalışma ve adı Magnetic Fields of Cities. Gazetede yazdığım köşe yazılarının bir derlemesi. Bu kitapta seyahatlerimdeki gözlemlerime dayanarak Singapur, Malezya, Tayland, Japonya, Çin, İstanbul, Venedik, Londra ve New York’u anlatıyorum, onları yorumluyorum. Bu sırada ideal şehrin ne olduğunu kafamda şekillendirmeye çalışıyorum. Aslında şöyle anlatayım; mimarlar ya da şehir tasarımcıları olarak plan çizmeye meyillisinizdir… Bana nasıl tasarım yaptığımı sormuştunuz ya, elle çizerek mi, bilgisayarla mı… Ben bu şekilde çalışmıyorm. Yazmak benim için eskiz yapmak yerine geçiyor. Yazdıklarımda o yerin verdiği duygu ağır basıyor, benim orada empoze etmek istediğim duygu değil. Oysa plan çizenler çoğunlukla, kendilerini kapatıp, insani bir dokunuş olmadan planlarını çiziyorlar. Ben daha insani bir yaklaşım içinde olmaya gayret ediyorum.

 

BG: Peki, sizce ideal bir şehir nasıl olmalı?

KNT: Bence bir şehir doğal olarak büyümeli. Semtler karakterini koruyabilmeli. Tasarımcılar bunları anlayarak ve bunları dikkate alarak tasarım yapmalı. Dengelere önem verilmeli. Örneğin biz bu köşede Çok Çok’u tasarlarken pek çok faktörü göz önünde bulundurduk. Hem çevre ile uyumsuzluk göstermemesi için hem de bu köşeye ilginç bir hava katması için çaba harcadık. Işıklandırmaya büyük özen gösterdik. Böylece bu restoran karanlıkta bir gece feneri gibi parlıyor.

 

BG: Siz tasarladınız ve buradaki ofisiniz tasarımınızı hayata geçirdi, değil mi?

KNT: Evet.

 

BG: Buraya has zorluklar yaşadınız mı?

KNT: Pek sayılmaz. Bu açıdan New York’ta, Japonya’da ya da Singapur’da olmanız farketmiyor. Sanırım en önemlisi nasıl iletişim kurduğunuz. Eğer iyi bir iletişim kurarsanız problem çözülüyor. Çok Çok’un doğramalarını örnek vereyim, size. Tasarım uyarınca, eski tarz bir teknikle ve materyalle çalışıldı. Ama inşaatçılar, ustalar, onlarla ilk görüştüğümüzde buraya aliminyum takmak istediler. Çünkü o daha kolaydı. Ama aliminyum yapsaydık çok sıkıcı olurdu. Yolun karşısındaki bina (TRT binasını işaret ediyor) gibi olurdu. Ben buna karşı çıktım. Alimunyuma ‘hayır’ demem ve diğer doğal malzemede ısrar etmem nedeniyle projenin gerçekleşmesi için 6 ay daha geçmesi gerekti. Sonuçta istediğimize ulaştık. Bu noktada inşaatçıların hayal güçlerinin ne kadar kuvvetli olduğu önem taşımaya başlıyor. Ya da onları sizin tasarladığınız gibi yapmaları için ikna etmeniz gerekiyor. Alışık olmadıkları birşeyi yapmak istemiyorlar. Biraz üzücü aslında çünkü İstanbul dünyanın en büyük ve en eski liman şehirlerinden biri. Benim kullanmak istediğim malzeme İstanbul’da eskiden beri olan, denizcilikte kullanılan bir malzeme. O malzeme de, bu tip işçiliği yapacak ustaların da kolaylıkla bulunması gerekirken yaşadığımız durum üzücü. Artık yok olmaya yüz tutmuş bir değerle karşı karşıyayız. Her neyse, bizim için her adımında yeni birşeyler keşfettiğimiz bir süreç oldu. Ama dediğim gibi her yerde kendine has sorunlar vardır. New York’ta sendikalar hep şikayetçidir, örneğin.

 

BG: En iyi işçilik Japonya’da sanırım. Çok net, hatta kusursuz bir işçilikleri var.

KNT: Evet. Japonya o konuda iyidir, çok organizedirler. Ama en önemlisi tasarıma saygı duyarlar. Japonya’da pek çok işim olduğu için şanslı sayıyorum kendimi.

 

BG: Sinemacı olmak isteyişinize biraz geri dönebilir miyiz?

KNT: Hala çok film seyrediyorum. Buradaki ortağıma da geçen gün söylüyordum. Vizyonda görmek istediğim iki film var. Biri Claude Chabrol’unki, diğeri de şu Rus filmi…

 

BG: Aleksandra?

KNT: Evet, o. Aslında sinema ile mimarlığın birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Tarkovski’nin dediği gibi sinema zaman içinde heykeltraşlık yapmaktır. Mimarlık da böyledir. Bir mekanın içinde kameranın gezinmesi, bizim sizinle birlikte bir mekanda hareket etmemize benzer. Ayrıca sinema bir ruh hali, bir atmosfer yaratır. Bu hüzünlü, neşeli ya da dramatik bir atmosfer olabilir. Mimarlıkta da atmosfer yaratırsınız. Eğer bir mekanın mutlu bir yer olmasını istiyorsam bunun için mimarlık mesleğine has bir takım numaralarla bir düzen kurarım. Bunu nasıl yaptığımı bilemezsiniz ama mekanın atmosferini yaratmak mimarın elindedir. Samimi, sakin, huzurlu, Zen tarzı bir hava da verebilirim. Sinema ile mimari arasında o anlamda da benzerlik var. Bunlara ek olarak sinema ile manga (çizgi roman) arasında da bir bağlantı var. Daha geriye gidersek eski duvar resimleri ile sinema arasında da bir bağlantı olduğunu görürüz. İtalya’daki, Floransa’daki fresklere bakarsanız… 13. ya da 14. yüzyılda yapılmış resimlerde, Rönesans resimlerinde dini bir konu ele alınır. Bir hikaye seçilir ve belli bir alan içinde, bir duvar boyunca hikayeyi anlatırlar. Tüm bunlar birbiri ile bağlantılıdır. Bana enteresan geliyor çünkü mimarlık yaparken kendimden yola çıkarak bir öykü kuruyorum.

 

BG: Bir başlangıcı, ortası ve sonu olan türden bir öykü mü bu?

KNT: Öyle değil. Daha ziyade sonu açık uçlu. Örneğin sizin ofisinizi ya da evinizi tasarlamamı isterseniz, benim önce sizin yaşayışınızı bilmem gerekir, ailenizle ilişkilerinizi, geleceğinizin nasıl şekillenmesini istediğinizi öğrenmek isterim. Diyelimki siz içine kapanık birisisiniz… Ya da size bahsettiğim Tayvanlı yazarın evini anlatayım… Bu yazarın iki çocuğu var ama artık onunla oturmuyorlar. Yazar evinde hem yaşamak hem de çalışmak istiyor. Bu nedenle onun için tüm odaların birbirine kapılar ile bağlandığı, içinde bir baştan bir başa yürüyebileceği, geçişken, akışkan bir mekan tasarladım. Eğer yazarın misafirleri gelirse o zaman salonda hep birlikte oturabilecekler ya da kapılar kapanacak ve isteyen kendi köşesine çekilebilecek. Mekanların dışarısı ile ilişkisi de bence önemli. Bu sefer de Çok Çok’tan örnek vereyim. Burada yerlere kadar inen camlar var. Masaya oturan bir kişi dışarıyı rahatça izleyebilir, gün ışığından faydalanabilir. Bu çok hoş bir histir.

 

BG: Üniversitede mimarlık dersi vermeye devam ediyor musunuz?

KNT: Hayır. Ama çok şanslıydım ki üç sene boyunca dünyanın en iyi mimarlık okullarından birinde, University Collage London’da ders verdim. Türkiye dahil dünyanın her tarafından, çok yetenekli öğrencilerim oldu ve gerçekten çok keyif aldım. Ama bana kalırsa öğretmenlik tam zamanlı bir iş. Hem öğretmenlik yapıp hem yazı yazıp hem de mimarlık yapamazsınız. Ben mimarlık yapmayı öğretmenlik yapmaktan daha çok seviyorum. Çünkü ben iyi öğrencilere öğretmeyi seviyorum, tembellere değil. O kadar sabrım yok. Onlara nasıl düşünmeleri gerektiğini öğreteyim, tamam. Ama 10 öğrenciden en az ikisine baştan en temel kuralları öğretmeniz gerekiyor. Ve ben bundan hoşlanmıyorum. Gerçekten buna sabrım yok.

 

BG: Singapur’da bir fotoğraf galeriniz de varmış…

KNT: Londra’da uzun zaman yaşadım ve orada fotoğraf sergilerine gitmeyi de çok severim. Singapur’a döndüğümde hemen arkadaşlarımla bu galeriyi açtım. Üç katlı olan ofisimin giriş katında bu galeri bulunuyor. Oldukça da başarılı oldu.

 

BG: Evet, internet sitenizden çok ilginç sergiler açıldığını ve söyleşiler yapıldığını öğrendim…

KNT: Orası için çok çalışıyoruz ama çalıştığımıza değiyor. Çünkü Asya’da fotoğraf, Avrupa ya da Amerika’da gördüğü kadar saygı görmüyor. İyi sergiler yaparak, fotoğrafın bir sanat olarak takdir edilmesine çalışıyoruz. Aslında sinemada da aynı durum söz konusu. Kablolu kanallar ve DVD nedeniyle yaygınlaşan, kendini tekrar eden formülleri olan, Amerikan filmleri nedeniyle fazla şımartılmış durumdayız. İnsanlar bunları izlemekten film sanatını unutuyor.

 

BG: İmaj bombardımanı altındayız…

KNT: Ben Trouffaut gibi sanatçıların ve eserlerinin takdir gördüğü bir dönemde büyüdüm. Oysa şimdi film, iyi paketlenmiş bir tüketim maddesi gibi sunuluyor ve algılanıyor. Ben bu tip filmlerden zevk almıyorum. Çok nadiren zevk alabileceğim bir filme denk geliyorum. Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler filmi zevk aldığım o çok nadir filmlerden bir tanesi. Bu arada, sizin buradaki İstanbul Film Festivali gerçekten çok iyi bir festival. Bu seneki sırasında İstanbul’da değildim ama geçen senekinde pek çok film izledim.

 

BG: Venedik Bienali’ne de katılmışsınız. Orası hakkında ne diyebilirsiniz?

KNT: Bana göre Venedik Bienali biraz Venedik Film Festivali gibi. Yani bir tür et pazarı gibi… Bilemiyorum… Bana göre önemli olan inandığın işini, kendi işini yapmaktır. Sonra bir festivale ya da sergiye katılırsın ve tanınırsın. İşin farkedilir. Ama günün sonunda esas olan, çıkan iştir. Tüm o gösterişin önemi yoktur.

 

BG: Teşekkür ederim.

 

2008, Hillsider Magazine 52 Sonbahar sayısı

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s