Home

Çizgi film aleminde, Japonya’da üretilen çizgi filmlere verilen isim, Anime.  Anime bugün, küresel popüler kültürün bir parçası…

Belki ilk izledğim anime değildi ama ilk aşık olduğum Japon çizgi sineması örneği Ghost In The Shell oldu. Konu; çok da uzak olmayan bir gelecekte, üstün niteliklerle donatılmış gizli ajan Kusanagi’nin kimlik arayışıydı. Kadın görünümüne sahip bir cyborg olan Kusanagi ruhuna sahip çıkmak adına, onu hapseden kabuğu kırıyordu… Varoluş, cinsiyet, evrim, yaratılış, teknoloji, insanlık, ruh, anılar ve bilinç gibi kavramların üzerine giden filmi kaç kere tekrar izlediğimi hatırlamıyorum. Lion King’den sonra Ghost In The Shell çok sarsıcıydı!

Bir külliyata, çıtayı bunca yükselten bir yapıtla başlamanın tüm avantaj ve dezavantajlarını yaşadım, tabii. Arada denk geldiğim hayalkırıcı animelere rağmen Akira, Princess Mononoke ve Spirited Away gibi filmler heyecanımı korumamı sağladı. ‘‘Japon Animasyon Sineması’nda Kadın Başkahramanlar’’ başlıklı bir master tezi yazmaya bile kalkıştım. Neyse ki vazgeçip keyfimce animelerimi izlemeye devam ettim. Japonya’da geçirdiğim zaman içinde bulabildiğim her İngilizce alt yazılı anime dvd’sini (ki maalsef çoğu değil) kiralayıp seyrederken bir daha anladım ki çizgi film alemi içinde animeler, bir alem…

Büyüklere Anime

Çizgi filmler kaydedilmiş değil çizilmiş hareketlerden oluşuyor, hiçbir reel koda, görüntüye, oyuncuya gerek duymadan; tamamen ‘yoktan’ bir evren yaratma olanağı sunuyor. Bu evrende yer alacak tüm öğeler yönetmenin tam kontrolü altında. Animasyonda sınır, yaratanın hayalgücü. Bu önemli avantaja/özelliğe rağmen çizgiyle üretilen filmler batıda hep çocuklar ve çocuksu yetişkinler hedeflenerek yapılmış. Oysa Japonya’da üretilenler; konularındaki çeşitlilik, konuları işleyişteki tutumları, teknik üstünlükleri, filmlerde kullanılan dramatik seslendirme ve müzik ile çocuksu olmayan yetişkinleri de izleyici kitlelerine dahil ediyor.

Kelime anlamı olarak hem ruh hem de hareket anlamına gelen anime, bu türün sınırsız olanaklarını kullanarak, çizgi filmden beklentileri değiştirdi. Özellikle Akira ve Ghost in the Shell filmlerinden sonra izleyiciler, bir animasyon filmde, reel filmden bekledikleri herşeyi bulabileceklerini, hatta animasyon filmlerden bundan da fazlasını umabileceklerini gördüler. Walt Disney bu türün çerçevesini çizdi dersek, animelerin de bu çerçeveye yeni bir boyut kattığını söyleyebiliriz.

Anime Alemi

Japonya’da yetişkin Japonlar için üretilen animelerden batılı izleyicilerin haberdar olması Amerika üzerinden oldu. Her iki ülkenin de NTSC sistemini kullanması ve Amerika’da yaşayan Japon asıllı vatandaşların animeleri yakınlarına tanıtması ile 70’li yıllarda bu filmler, dar bir çevrede izlenmeye başladı. Görsel yönden o kadar etkileyicilerdi ki alt yazı olmasa bile, meraklıları bu filmleri izliyordu. Japon yapımcıların Amerika pazarına girmek ya da dünya pazarına açılmak gibi bir hedefleri yoktu, çünkü Japonya’daki pazar zaten onları fazlasıyla doyuruyordu. 80’li yıllarda kayıtlara altyazı eklemek ev ortamında bile halledilebilecek kadar kolaylaşmıştı. Anime fanatikleri bu işi kendi çaplarında üstlendiler. Animenin her türü artık Amerika’da daha fazla dolaşımdaydı. Amerikan çizgi filmlerinde rastlanmayan türden cinsellik ve şiddet içeren bu yapımlara karşı giderek bir önyargı oluşuyordu. Bu önyargı, merakı körükledi.

Temeli Japon popüler kültürünün önemli bir unsuru olan mangalara (Japon çizgi romanları) dayanan animelerde, aynı mangalarda olduğu gibi büyük bir çeşitlilik vardı. Yapımlar, batılı seyircinin alışık olduğu üzere sadece çocuklar için değil her yaştan, her cinsiyetten, her ilgi alanından insana hitap ediyordu. Tabii bu durum, çocuk filmi izleme beklentisi ile ekran başına oturanları dehşete düşürüyordu. Şiddet, seks, felsefe… bu filmlerde her şey vardı!

Mangadan animeye geçişi Japon televizyonu sağladı. Çok tutulan mangalar birer birer televizyon dizisine dönüştürüldü. Heidi, Şeker Kız Candy, Marco, Uçan Kaz, Arı Maya, Voltran ve Pokemon bizim de bildiğimiz anime televizyon dizileri… Çocuklar için üretilen bu tür animeler Japonya’da hala önemli bir yere sahip. Çünkü özellikle oyuncak endüstrisi buradan kaynakla, büyük gelir elde ediyor. Dünyanın geri kalanındaki izleyicilerin anime estetiğine alışması da bu yapımlar aracılığıyla oluyor.

Televizyon yapımlarından uzun metrajlı anime sinema filmlerine geçiş ise Japonya’da değilse bile dünyada oldukça sancılı oldu. Yetişkinlere çizgi film izlemek için sinema bileti aldırmak pek kolay değildi. Üstelik animeler farklı bir kültürün içinden çıktıkları için Amerika’da ve Avrupa’da tam olarak anlaşılamıyordu. Nihayet, 90’lı yıllar animelerin dünyada kabul görmeye başladığı yıllar oldu.

Dönüm Noktaları

Animelerin batılı, yetişkin sinemaseverlerin zevkine hitap etmeye başlaması iki sebebe dayanıyor. Bunlardan birincisi geçen zaman içinde izleyicilerin bu estetiğe ve anlatım diline alışmaya başlaması. Canlandırma filmlerin sadece çocuklara has bir tür olduğu saplantısından kurtulmaları. İkinci sebep ise Japon animecilerin daha evrensel konulara ve kodlara yer vermeye başlamaları… Ancak bu animelerin Japon kimliğini kaybettiği anlamına gelmiyor çünkü üretilen filmlerin çoğunluğu hala Japonlar için üretiliyor. Güzel olan taraf şu ki, iyi animecilerin bir kısmı dünyanın geri kalanıyla da ilgileniyor.

Animelerin tek bir artistik stili olduğu söylenemez. Konuya, hedef kitleye ya da türe göre stiller çok değişebiliyor. Belki de Japonları tüm diğer canlandırmacılarından farklı kılan en önemli özellik batının reel film geleneğinden bilinçli olarak faydalanmaları, film dilini üstün bir şekilde kullanmaları, batılıların asla yan yana kullanmaya kıyamayacakları öğeleri neredeyse hiç çekinmeden biraraya getirmeleri…

Kimi animeler bir film türünün (komedi, macera, bilimkurgu, kara film, fantastik, Western gibi) ya da bir kaç türün özelliklerini üstünde topluyor… Kiki’s Delivery Service, Princess Mononoke, Spirited Away, Howl’s Moving Castle gibi filmlerin yaratıcısı Miyazaki tamamen elle çizilmiş masalsı ve fantastik konuları işlerken, Ghost in the Shell ve Metropolis gibi filmler bilimkurguya, Perfect Blue ise kara filme yakın duruyor. Öte yandan Cowboy Bebop gelecekte uzayda geçen bir detektif-kara film-bilimkurgu-komedi karması bir film. Yani, post-modernliğin bu kadarı… Metropolis, bir açıdan, Fritz Lang’in aynı isimli filminin çizgi versiyonu, ama başroldeki Tima karakteri görsel olarak Charlie Chaplin’in ‘Kid’ine göndermelerle dolu. Film çizgi stili olarak Heidi’yi hatırlatıyor.

Animelerde hem reel filmlere taş çıkaran bir gerçekçilik kaygısıyla, hem de bunun tam tersi fantastik bir tavırla üretilen filmlere rastlanıyor. Ghost in the Shell tamamen çizgi ile üretilmiş olmasına rağmen, pazaryeri ve kovalamaca sahnelerindeki aşırı gerçekçilik şaşkınlık verici ve hayranlık uyandırıcı. Miyazaki’nin tüm filmlerinde de gerçekçilik uğruna büyük emek harcandığı daha ilk bakışta göze çarpıyor.

Görsel gerçekçiliğe gösterilen titizlik bir tarafa, örneğin Ghost in the Shell, sinema tarihinden Blade Runner’a, felsefeden edebiyata, oradan evrim teorisine kadar pek çok alana ve konuya referans veriyor. Wachowski kardeşler, Matrix’in, Ghost in the Shell’in yeniden üretilmiş reel film versiyonu olduğunu ropörtajlarında tekrarlıyorlar. Her iki filmi de görmüş olanlar bu ikisinin benzerlikleri ve benzemezlikleri üzerine saatlerce nefes almadan konuşabilirler. Aslında böylece anime, reel filmlerden aldığı ilhamın diyetini, reel filmlere ilham vererek ödemiş oluyor.

Bastırılmış Toplumsal Travma

2. Dünya Savaşı, Japonya’ya atılan iki atom bombası ile son bulur. Savaştan sonra Japon hükümeti bu bombaların etkileri hakkında medyada haber çıkmasını, halkın morali daha fazla bozulmasın gerekçesi ile yasaklar. Yaşanan toplumsal travma, uygulanan sansür nedeniyle derinleşir. Toplumun sinir uçları olan sanatçıların işlerinde, bugün bile üstesinden gelinemeyen bu travmanın etkilerini bulmak mümkün. Bu bastırılmış toplumsal travma, çeşitli metaforlara bürünmüş olarak animelerde karşımıza çıkıyor. Gelecek zamanda ve başka bir gezegendeki karanlık ve ağır koşullarda, hatta kıyamet ortamında geçen animelere sıkça rastlamak bu yüzden şaşırtıcı değil. Ancak 80’lerin sonunda piyasaya çıkan Grave of the Fireflies, nükleer bombanın yarattığı etkileri bütün açıklığı ve basitliği ile anlatan nadir filmlerden. Filmin Heidi kılıklı çizimlerine hiç aldanmamak gerek. Film başladıktan sonraki ilk birkaç dakika içinde zaten bu yanılsama kalmıyor. Üstelik sinemasal hikaye anlatımı açısından da bu film, oldukça olgun bir örnek.

Kadın Başkahramanlar

Aksiyon ve maceranın ötesine geçen, kadın kahramana yönelik bir vurgusu olan filmlere, anime aleminde sıkça rastlanıyor. Beni etkileyen anime kadın başkahramanlar kimliğini bulmaya/oluşturmaya çalışan, bireyselliğini sorgulayan kadınlar. Aslında onlar, kadın da değil, yetişkinliğin sınırında duran kız çocukları. Japon kadınlarının sosyal hayatta hala erkeklerle eşit sayılmadıkları bir ülkede, bu durum dikkat çekici. Kadın kahramanlar açısından oldukça zengin görünen bu sinema, hem Japon kültürüne, hem küreselleşmeye, en çok da tüm film tarihine sırtını dayayarak kadın kahramanlar üretiyor. Ancak bu kahramanlar filmin sonunda nedense hep yeni bir başlangıcın eşiğinde duruyorlar. Cevap vermekten çok sorular soruyorlar. Ghost in the Shell’de baş karakter olan kadın insan mı yoksa bir cyborg mu oldugunu bilemiyor. Princess Mononoke’de kurtların arasında büyüyen genç kız insan değil kurt olduğuna inanıyor. Metropolis’teki Tima ise tüm film boyunca kendini insan sanırken, bir robot olduğunu öğrenince kızgınlığından dünyayı yok etmeye kalkıyor. Kiki ise bir cadı. Ama büyüyle fazla arası yok. Onu olduğu gibi, yani süpürgesinin üzerinde getir götür işlerine bakan, kurye bir cadı olarak kabullenseler ne güzel olacak hayat onun için…

Türkiye’den Bakınca…

90’lı yıllarda dünyayla daha fazla entegre olan Türkiye, animeleri festivaller, üniversitelerdeki özel gösterimler ve dvd’ler aracılığıyla tanıdı. Batıda olduğu gibi Türkiye’de de sınırlı bir kesimde şaşkınlıkla karışık bir hayranlık uyandırdı. Oscar ödüllü Spirited Away’in vizyonda gösterilmesinin ardından animeler, daha geniş kitlelerin ilgisini toplar hale geldi. Artık anime, Amerika’dan Türkiye’ye, Brezilya’dan Fransa’ya kadar küresel popüler kültürün bir öğesi.

Merklısına Öneriler

*Benlik konusunda düşüncelere dalmak istiyorsanız: Ghost in the Shell (Mamoru Oshii, 1995)

*Büyülenmek istiyorsanız: Princess Mononoke (Hayao Miyazaki, 1997)

*Ağlamaktan bitap düşmek istiyorsanız: Grave of the Fireflies (Isao Takahata,1988)

*İçiniz ısınsın istiyorsanız: My Neighbor Totoro (Hayao Miyazaki, 1988)

*Tasarım görmek istiyorsanız: Laputa: Castle in the Sky (Hayao Miyazaki 1986)

*Nausicaä, The Valley Of Wind / Warriors Of The Wind (Hayao Miyazaki 1984)

*Şaşırmak istiyorsanız: Akira (Katsuhiro Otomo, 1988)

Hillsider, 2005 Aralık

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s