Home

Tokyo’da insanın hayatı yollarda geçer… Yürüyerek de bir yerlere varabilirsiniz ama bu devasa şehirde insan, yüreğinin götürdüğü yere gitmek için trene, metroya, otobüse, taksiye mutlaka ihtiyaç duyar. İşte Tokyo’daki ulaşım araçlarından manzaralar.

Çok başlı bir ejderha gibi Tokyo… Bu ejderhanın bedeninde dolaşıma girmek, ağzından girip burnundan çıkmak, kuyruğundan kanatlarına kadar her yerini görmek hırsına kapılabilirsiniz. Burada varılacak yer kadar alınacak yol da başdöndürücü. Şaşırmaya hazır olun.

Çok geniş bir alana yayılmış olan Tokyo’nun ana dolaşım damarlarını JR (Japan Railways) yani tren ve metro hattı oluşturuyor. Tren istasyonları havaalanı tadında. Tüm adresler tren istasyonları baz alınarak veriliyor. Tren istasyonuna yakın muhitlerde kiralar uçuyor. Ueno gibi büyük bir istasyonda hangi kapıdan çıkış yapacağınızı bilmenizin de hayati önemi var. Yanlış kapıdan çıkarsanız yandınız. Gideceğiniz adresi asla bulamazsınız. Japonlar İngilizce konuşmamaya ant içmiş gibiler. Ruhen çok kibar olmalarına rağmen ‘kaybolmuş ve endişeli turist Türk kızına elbirliği ile yardımcı olalım’ gibi bir nosyonları hiç yok. Elinde ‘Tokyo Guide Book’ ve harita tutan, melul bakışlara sahip bu Türk kızının, İngilizce olarak ‘Pardon Doğu çıkışı nerede?’ sorusu, bir Japon çiftin koşarak uzaklaşmasına, Türk kızının ise kendini terorist gibi hissetmesine yol açabiliyor. (Çığlık da attılar ama hepsini bir arada söyleyince kulağa uyduruyormuşum gibi geliyor… Ama attılar. Ayrıca koşup koşup sonra durup geri baktılar. Peşlerinden kovalamadığımı görünce bir an bana bakakaldılar, bende boynumu büküp kollarımı açtım, ‘Niye böyle yaptınız?’ gibi bir hareket yaptım. Biz Akdenizliler kendimizi sadece konuşarak ifade etmiyoruz. Ama Japonya’da vücut dili çok farklı. Oradaki popüler hareket eğilmek mesela, o bizde pek yok. Neyse benim Akdenizli jestim üzerine Japon çift bir çığlık daha atıp koşarak gözden kayboldu. Oysa onlar iki kişiydi, ben tek başımaydım; onlar oralıydı ben değildim. Ve o Ueno istasyonunda, ki Tokyo’daki en büyük istasyondur, anlamadığım anonslardan, okuyamadığım tabelalardan  gerçekten ambale olmuştum. Ayak ucumdan boğazıma doğru bir çaresizlik hissi tırmandı, sinirden gözlerime yaş hücum etti. Sonra da gülme tuttu, tabii. Dünyaya bak dedim, kendi kendime…) Sonuç olarak Doğu kapısından yürüyerek gidilen Japon Sanatları Müzesi’nin o gün bir Türk ziyaretçisi eksik kaldı. Tabii hata bende, o Tokyo kitabında bile tanımadığınız Japonlar’a yol sormayın, cevap vermezler diye yazıyor aslında, ama insan bir umutla soruyor. İyi de Tokyo’da, bir istasyonda tanıdığım bir Japonla karşılaşma ihtimalim ne olabilir ki?

Neyse, baştan başlayalım… İstasyona girer girmez sizi devasa krokiler ve bilet makinaları karşılıyor. Olduğunuz yer ile gideceğiniz yer arasındaki mesafeye göre tren değiştiriyorsunuz ve biletinizi buna göre alıyorsunuz. Makinadan elbette. Körler için kabartmalı yollar da düşünülmüş. Gözün görebildiği her yerde ilanlar, afişler ve bilgi veren ekranlar var. Ayrıca her konuda uyarı levhaları var. Benim anlayabildiğim kadarı ile uyarılar elini kapıya kaptırma, birşeyini raylara düşürürsen amcayı çağır, hamilelere yer ver, oturduğun yerde ayağını uzatma, yayılma, kaykılma anafikirli. Bunları anlayabiliyorum çünkü bunlar resimli uyarılar. Japonca yazılmış ve benim okuyamadığım, dolayısıyla uyamadığım ne uyarılar vardır kim bilir. Biraz da bu yüzden Japonya’da insan hep kendini yaramaz bir çocuk gibi hissediyor. Bu arada her an Japonca anonslar da yapılıyor. Hiç bir şey anlamamayı hemen içinize sindiremeseniz de bir süre sonra durumu kabulleniyorsunuz. Yalnız bunun keyfini çıkarmak adına şımarık çocuk rolüne kendinizi çok da kaptırmasanız iyi olur. Yani, tanımadığınız Japonlar’a yol sormayın!

Uyku Modu

Elbette trenler son derece dakik. Sabah ve akşam saatlerinde insanlar balık istifi. Gece geç saate kalan yalnız kadınların sarkıntılıktan korunması için trenlerin son vagonları onlara ayrılmış. Dışarıda hava ne kadar soğuk olursa olsun istasyonlar ve trenler sıcacık. O yüzden ineceği durağa gelince insanı hafif bir pişmanlık bile sarıyor. Japonya’da pek çok evin ısıtması, konuşan elektrikli ya da gazlı sobalar ile hallediliyor. (Konuşan, evet… Aletlerin içinde hazır banttan cümleler var. Duruma göre konuşuyorlar. Bu ayrı bir yazı konusu.) Evlerde duvarların kağıttan, camların da kocaman olduğunu eklemek istiyorum. Kısaca donuyorsunuz. Ama sobanız konuşarak size psikolojik açıdan destek oluyor. Tamam deprem tehlikesi var filan ama… Yine de bir ısıtma borusu geçirilmez mi? Aklım almıyor. Tanıştığım her Japon’dan bana bu durumu açıklamasını istiyorum. Ama rahatına düşkün Türk insanını tatmin edecek bir cevap alamıyorum. Genelde ‘Bunun bir sorun olduğunu düşünmüyoruz.’ diyerek beni çileden çıkaryorlar. En sonunda biri bana, kamuya açık alanların daha çok insana hizmet ettiğini, zaten insanların evde fazla vakit geçirmediklerini, herkesin çalıştığını, evde misafir ağırlanmadığını, sadece akşamları uyunduğunu tane tane anlatıyor. (Yine de ikna olmuyorum ya, neyse…) Tüm bunlar, trenlerdeki alttan ısıtmalı koltukları daha da değerli kılıyor. Çok çalışan Japon insanları biraz yorgunluktan ama biraz da koltukların sıcaklığından, oturdukları anda fişten çekilmiş gibi yığılıp kalıyorlar. Kimseye dayanmadan, başları önde, oldukları yerde uyumanın da formülünü bulmuşlar. O pozisyon benim hayatta uyuyamayacağım, rahatsız bir pozisyon, tabii. Bu arada ayakta uyuyanlar da var, yok değil. O da mesela bence hayret verici.

Alttan ısıtmalı koltukların olduğu vagonlar olduğu gibi, tavana pervane monte edilmiş vagonlar da gördüm. Teknolojinin beşiğinde yaşayan insanların evlerinde konuşan sobalarla kendilerini ısıttıklarını bildiğim için vantilatörü ayrıca sorgulamadım.

İnecek Var

Peki, hayat trende hem uyuyup hem de aktarma yaparak geçiyorsa Japon insanları nerede ineceklerini nasıl biliyorlar? Anonslar vardır, diyeceksiniz ama her an her konuda anons var. O anonslar bir süre sonra arka fonda, kendi kendine akıyor… Uygulanan çözüm şu; her istasyonun kendi jenerik müziği var. Bizim Aygaz müziği kıvamında, ama sözsüz. İneceği yerin melodisini duyan Japon, bir anda tekrar fişe takılmış gibi canlanıyor ve bir hamlede kendini vagondan dışarı atıyor.

Uyumayanlara geçersek… Herkesin eli telefonunda. Telefonu ile oynamayan ya da yazışmayanlar gazete, kitap ve manga (her yaşa yönelik Japon çizgi romaları) okuyorlar. Mangalar özel ilgi alanıma girdiği için onu biraz açmak istiyorum. Teyzeler, amcalar, gençler, kadınlar, erkekler herkesin elinde bunlardan görmek mümkün. Kimisi telefon rehberi kalınlığında ve haftalık çıkıyor. İnme ve binme süresi arasında hızla tüketilmesi amaçlandığı için aslında okunuyor değil bakılıyor demek lazım. Çünkü söz az, çizim bol. Erotik, tarihi, romantik, savaş, bilimkurgu, macera gibi her türde manga var. Üstelik çok da ucuzlar. İstasyonların çöp kutuları, bir kere okunup atılmış mangalarla dolu.

Kitap da okumayanlar kendilerini renkli ekranlara adıyor. Bu ekranlarda reklamlar dönüyor. Ayrıca tren istasyonları ve hava durumu ile ilgili bilgiler de buradan takip edilebiliyor. Yine çok çalışan Japon insanlarının hayatlarını kolaylaştırmak için ertesi gün yağmur yağıp yağmayacağı, buna bağlı olarak balkona çamaşır asılıp asılamayacağı görsel olarak aktarılıyor. Ekranda uçuşan beyaz gömlekler gördünüz mü, tamam… Hemen eve koşup makineyi çalıştırabilirsiniz.

Vagonun Neşesi

Gördüğüm kadarıyla Japon insanları toplu taşım araçlarında birbiriyle sohbet etmiyor, gülüp konuşmuyor, şakalaşmıyor. Ciddiyet içinde seyahat ediyor. (Hoş, açıkhavada da durum çok farklı değil) Ne zamanki biz biniyoruz, vagonun neşesi biz oluveriyoruz. Yani bilemiyorum, onlara göre de öyle mi… ama biz devamlı konuşuyoruz, kikirdiyoruz ve birbirimizi dürtüyoruz. Kısacası eğleniyoruz. Onlar pek eğleniyor gibi görünmüyorlar. Ama zaten turist dediğin neşeli olur. Rutin günlük hayatının içinde boğulan, işinde gücünde yerli halk elbette bizim kadar tasasız olamıyor. Trende ve istasyonda mini etekli öğrencilere, mikroplara karşı ağzı maskeli insanlara, bolca Louis Vouitton çantaya, kimonolu kadınlara ve Sumo gürşçilerine rastlayabilirsiniz. Bu noktada Sumo Arena’nın olduğu bölgenin tren istasyonuna değinmek istiyorum. Bu istasyon, en şeker istasyonlardan biri. Binanın girişinde güreşe tutuşmuş sumocuların minyatür heykeli var. Duvarlarda da fotoğrafları ve resimleri. Etrafta ise onlardan bolca canlı olarak var. Bornozumsu, otantik kıyafetlerle dolaşıyorlar. İnsan ezilmemek için yana çekilme ihtiyacı duyuyor ki bu ihtiyacı Japonya’da genelde, birebirde yaşamazsınız. Şöyle açıklayayım, pek iri sayılmam ama bu meşhur Japonya seyahatinden modelini beğendiğim halde bir sürü kıyafeti alamadan döndüm. Minyonlar.

Sonuç olarak istasyonlar birer yaşam alanı. Kafeteryalar, mağazalar, çiçekçiler, kitapçılar ve daha bir sürü dükkan var. En güzeli, Muji’cikler var. Eliniz kolunuz dolduysa sıra sıra kiralık dolaplar yine sizi bekliyor. Kartvizitinizi evde unuttuysanız hemen köşede makina var. Cep telefonu ile fotoğrafınızı çekip, makinaya blue tooth ile gönderip fotoğraflı kartvizit bile bastırabilirsiniz, kim tutar sizi? Tabii Japonca bilmeden biraz zor!

Neyse, bütün ciddiyetlerine ve mesafeliliklerine rağmen Japonlar da sonuçta insanlar. Fotoğrafını çekmeye çalıştığım istasyon görevlisinin kendini tutamayıp gülmesi, bir köşede erotik mangasını okuyan çocuğun benim sinsice fotoğraf çektiğimi farkettiğinde, sessizce gülümseyip poz vermesi çok hoştu. Tren hareket halindeyken fotoğraf çekmeye çalışanın halinden herkes anlamaz! Daha da bir sürü hoş şey vardı ama artık otobüs ve taksilere geçip bu yazıyı toparlamalıyım. Yoksa, beni bıraksalar herhalde günlerce konuşurum. İnsan Japonya’yı anlamayı çok istiyor ama asla tam olarak anlayamıyor. Spekülasyon düzeyinde kalıyorsunuz.

Geldik Otobüslere

Tren kısmını yazarken kendimi kaybettiğim için otobüs, taksi ve özel araç konularına istediğim kadar detaylı giremeyeceğim. Üzgünüm. Aslında daha, ballandıra ballandıra sevimli Disney treninden de bahsetmek isterdim. Ama neyse, geldik otobüslere…

Otobüsler de son derece dakik hizmet veriyorlar. Binmek için tek sıra halinde bekleyen Japonlar’a katılmanız gerekiyor. Otobüsü kullanan şöför yine jilet gibi üniformalı. Yalnız, ayağında terlik olan da gördüm. Her bilet alana; hoşgeldiniz, iyi günler veya teşekkürler diyor. Kış mevsimi bu şöförleri ağız maskesiyle görüyorsunuz. Başlarında şapka, ağızlarına yakın monte edilmiş bir de mikrofonları var. Şimdi sıkı durun. Şöförler yol boyunca da konuşuyorlar. Elbette hoş beş etmek için değil. Anons yapıyorlar. Şu minvalde anonslar; İstanbul’a uyarlayarak yazıyorum… ‘Saat 10.07. Vaadedilen saatte Osmanbey durağından hareket ediyoruz.’ Bir dakika geçmeden şöyle devam ediyor; ‘Bundan sonraki ilk durağımız Harbiye.’ Otobüs o yöne ilerliyor. ‘Birazdan kırmızı ışıkta duracağız.’ Gerçekten de duruyor. ‘Sinyal vererek sola doğru dönüyoruz’ Ve evet gerçekten de dönüyor. Ama niye her şeyi anons ediyor? ‘Harbiye durağındayız.’

Bilet atıp girenlere ‘Hoşgeldiniz’… İnenlere ‘İyi günler’. Şöförün konuşmadığı aralıklarda da banttan bir kadın sesi daha genel anonslar yapıyor. Arkada pratik ve durumu kanıksamış Japon kızları cep telefonlarının bir özelliğini ayna olarak kullanarak makyaj yapıyorlar. Benim gibi yenileri ise bir düşüncedir alıyor. Birbirleri ile konuşmaktan adeta kaçınan, birbirine cimrice az ve öz cümle kuran bu insan topluluğu niye anons yapmadan duramıyor? Tüm iletişimin yükü de anonslara verilmez ki canım. Bırakın anonsu, birbirinizle konuşun deyip omuzlarından tutup sarsmak istiyorum onları. Tren bölümünün sonunda dediğim gibi insan, Japonları anlamayı çok istiyor. Daha özel araçlar, otobanlar vardı ama, taksiyle bitirelim…

Taksiiii!!!

Kapılar otomatik. Şöför isteyince açılıyor. Siz ayrıca kapı kolunu kurcalamıyorsunuz. Yani kurcalamakla bir sonuç elde edemiyorsunuz. Arabalar çok geniş ve rahat. Baş koyma yerlerinde dantel örtüler, önde tepeden sarkan el emeği ama abartısız süsler, kaptan şöförünüzü tanıtan kimlik kartı var. En kötü şey arabaların içinin sigara kokması. Japonya’da sokaklarda sigara ancak ‘Smoking Area’ denen belli alanlarda içilebiliyor. Ama taksinin içine kimse karışmıyor. Dolayısıyla Japon şöförünüz de kendi alanında tüttürüyor. Taksi şöförleri üniformalı. Eldiven bile takan var. Bindiğim taksilerden ikisinin şöförünü sizin için fotoğrafladım. Birinin elleri güzeldi diğerinin ise yüzü çok karizmatikti. Ve hayır, yeterince uzun zaman kalırsanız anlıyorsunuz ki, Japonların hiç biri diğerine benzemiyor. Hiç de ‘hepsi aynı’ değiller. Ama o kadar sıkı toplumsal kurallar içinde yaşıyorlar ki biz onları bir bütün olarak görmeye meylediyoruz.

Hillsider, 2006 Kış sayısı

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s