Home

Otobiyografiyi romana tercih ederim. Üstelik otobiyografiden beklediğim ‘gerçeği, sadece gerçeği’ anlatması da değil. Çünkü bellek her zaman herşeyi olduğu gibi hatırlamaz. Otobiyografinin baş kişisi doğal olarak yazarın kendisi olduğu için kimi yerde bilerek kimi yerde bilmeyerek kendine iltimas geçiyor da olabilir. Olsun… Beni otobiyografilere çeken onların kurgusal tarafı… Bir birey otobiyografisinde kendini nasıl sunuyor? Nelere vurgu yapıp neleri üstün körü geçiyor? Kendisiyle ilgili nasıl iddialarda bulunuyor? Metin kendi içinde tutarlı mı? Otobiyografi yazarı tanınan birisiyse onun kakkındaki mevcut bilgilerle otobiyografisinde verdiği bilgiler ne kadar uyumlu ya da çelişiyor? Yaşadığı dönemin tanıklığını hangi açılardan yapıyor? Geleceğe dair öngörüleri tutmuş mu? Otobiyografileri, cevaplarını zevkle bulmaya uğraştığım bu soruları bana sordurduğu için çok seviyorum.

Otobiyografinin Öngörülemeyen Yükselişi

“Benzeri hiç görülmemiş ve hiç görülmeyecek olan bir işe girişiyorum. Benzerlerime, doğanın tüm doğruluğu içinde bir insan göstermek istiyorum ve bu insan ben olacağım. Sadece ben. Kalbimi duyuyor ve insanları tanıyorum. Gördüklerimden hiçbiri gibi yaratılmamışım; yaşayanlardan hiçbiri gibi yaratılmış olmadığıma inanmak cüretini gösteriyorum. Öteki insanlardan daha iyi değilsem bile, hiç olmazsa başkayım. Doğa, beni içine döktüğü kalıbı kırmakla iyi mi etti kötü mü, bu ancak ben okunduktan sonra yargılanabilecek bir şeydir.

Kıyamet borusu ne zaman çalarsa çalsın, ben, elimde bu kitapla, yüce yargıcın huzuruna çıkacak ve yüksek sesle şöyle diyeceğim: İtiraflar.”

Bugün kitapçılarda otobiyografilere sıkça rastlıyoruz. Ama bu türün ilk ve en etkili örneklerinden birini veren kişi 18. yüzyılda yaşamış bir filozof olan Jean-Jacques Rousseau. Yukarıdaki iddialı satırların sahibi de, o. Düşünceleriyle Fransız Devrimi’ni etkilemiş bir filozof olan Rousseau’nun eserini tarif ederken bireyselliğe yaptığı vurguyu es geçmek mümkün değil. Zaten Batı’da otobiyografi birey olmanın hikayesi olarak kabul ediliyor. Rousseau, giriştiği işin yani kendi hayatını kaleme alma işinin başlıbaşına edebi bir tür olmaya evrileceğini öngörememiş. Edebiyatta otobiyografi türü bireysel hak ve özgürlüklerin, özellikle ifade özgürlüğünün Batı’da gelişimine paralel olarak ağırlık kazanmaya başlamış. Sonuçta hepimiz kendi hikayemizin kahramanıyız… Ya da otobiyografinin kurgusal tarafını da ima etmesi açısından manidar bir deyişle; ‘Hayatım roman’.

Bizde Özyaşam Öyküleri

Bizde özyaşam öykülerine, Osmanlı’nın modernleşme çabasına girdiği dönemden önce de rastlanması şaşırtıcı. Ama bunların az yazılmış, az okunmuş, fazla üzerinde durulmamış ve unutulmaya terk edilmiş metinler olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Daha sonra Cumhuriyet döneminde otobiyografi türü hem okuyucular hem de yazarlar arasında yaygınlaşıyor, metinler de çeşitleniyor ve yetkinleşiyor. Bu türün yerli örnekleri arasında hem Türkiye’de hem de yurt dışında en çok ilgiyi gören eser elbette Orhan Pamuk’unki. 2003 yılında çıkan İstanbul: Hatıralar ve Şehir kitabından sonra yazar, Nobel kazanmıştı.

Otobiyografi okumanın sunduğu hazlar arasında belli bir tarihi dönemi bizzat yaşayanlardan öğrenmek de var. Gerçi otobiyografiler bireysel deneyimlere dayalı, öznel metinler. Bu nedenle aynı dönemde hatta aynı çevrelerde yaşamış iki ayrı kişinin otobiyografisinde farklı tarihsel bilgilere rastlanabiliyor. İlk dönem kadın otobiyografilerinden sayılan Halide Edip Adıvar’ın otobiyografisi böyle bir örnek. Bazı otobiyografiler ise belli bir ideolojiyi savunmak için özellikle kaleme alınmış olabiliyor.

En zor yapılan resmin otoportre olduğu söylenir… Çünkü insan kendi yalanını hemen yakalarmış. Otobiyografi yazmak da benzer bir zorluk taşıyor olsa gerek. Ama yine de otoportreler çiziliyor, otobiyografiler yazılıyor. Nedenlerden biri yazarın kendi imgesini kontrol etme, kendi mitini tam istediği gibi şekillendirme ve geleceğe bırakma arzusu olmasın? Bazen söylediğimiz yalanları severiz. Hatta gerçeklerden daha çok severiz. Ne demişler? ‘Galatı meşru lugat-ı sahihten evladır’ ya da ‘bir şeyi 40 kere söylersen olur’.

Otobiyografiler, edebi değerlerinin ötesinde bir ‘kendi mitini yaratma’ çabası olarak da ele alınabilir. Mitin sözlükteki ilk tanımı ‘eski ve gerçekliğinden emin olunamayan hikaye’. Gerçekliğinden emin olmasak da inandığımız hikayeler bunlar. Dönüp dönüp referans verilen hikayeler. Yaratılış hikayelerinin ise mitler içinde özel bir yeri var. Otobiyografilere, bir tür ‘kendi kendini yaratma, oluşum’ hikayeleri gözüyle bakabiliriz.

İlginç Zamanlar

Bir okur olarak otobiyografilerle ilgileniyorum ama özellikle de kadın otobiyografileri beni daha çok meraklandırıyor. Mitoloji çalışmalarıyla tanınan Joseph Campbell, Goddesses: Mysteries of the Great Divine isimli kitabında, ilginç zamanlarda yaşadığımıza işaret ediyor. Kadınların binlerce yıldır oynadıkları ‘erkeğin destekçisi’ rolünden sıyrılıp kendilerini gerçekleştirmeye yönelik, bireysel hayatlar sürmeye başladıklarını, bu nedenle daha önce sadece erkeklerin alanı olarak tanımlanan alanlara girip benzersiz bir mücadele verdiklerini söylüyor. Benzersizi modelsiz olarak da anlayabilirsiniz. Campbell’a göre ne bu yeni kadının önünde hazır mitolojik modelller var ne de bu yeni kadınla yaşamı paylaşacak erkeğin… Kadınlar ve erkekler olarak yeni mitlere ihtiyaç duyduğumuz açık. Ve onlar şu anda ‘yapım aşamasında’. Ben kadın otobiyografilerine duyduğum ilgiyi büyük oranda buna bağlıyorum.

Gayrımeşru Sayılan Bir İlişki

Kadınların yazı ile ilişkisi deyim yerindeyse gayrimeşru bir ilişki olarak görülegelmiş. Neyse ki her tür ayıplamaya, alaya ve ciddiye alınmamaya rağmen yazmakta ısrar eden kadınlar hep olmuş. Üstelik bunların arasından kendini ve hayatını eserinin öznesi olarak konumlayıp özyaşam öyküsünü kaleme alanlar da çıkmış. Silihdar Bahçeleri isimli otobiyografisinde Zabel Yesayan bir büyüğünden aldığı öğüdü şöyle aktarıyor: “Bayan Düsap edebiyat dünyasına atılmaya aday olduğumu duyduğunda, bu yolda kadınları defne yapraklı taçlardan ziyade dikenlerin beklediğini söyleyerek uyardı beni. Bizim gerçekliğimizde, bir kadının ortaya çıkıp kendisine bir yer edinmek istemesine tahammül edilmediğini, bunu aşabilmek için, vasatın çok üzerine çıkmak gerektiğini söyledi ve ekledi: Bir erkek ortalama bir yazar olabilir, ama bir kadın asla”. 

1900’lü yılların ilk çeyreğinde yapılan bu konuşmanın ardından elbette çok şey değişti. Yollar hala çok dikenli olsa da kadın yazarlara artık çok daha sık rastlanıyor. Ama onlara yakıştırılan yer daha çok ‘hafif’ edebiyat. Çocuk edebiyatı, duygusal romanlar… Peki, bu türün önde gelen kadın yazarları, içine tıkıştırıldıkları bu pozisyon ile tatmin oldu mu? Acaba, eserlerinde geleneksel ataerkil değerleri içselleştirip tekrar tekrar üretmiş görünenler dahi hayatlarını bu çizgide yaşadılar mı? Yazar kadınlar otobiyografilerini yazdıklarında nasıl bir tutum takınıyorlar? Yazarlık ve kadınlığı nasıl uzlaştırıyorlar?

Ben otobiyografisini yazmaya cüret eden o yazar kadınları; kendilerini nasıl gerçekleştirdiklerini, bu arada nelerden vazgeçtiklerini, mevcut dünyayla nasıl uzlaştıklarını, gündelik hayatlarını nasıl düzenlediklerini özellikle merak ediyorum. Ve yaptığım bazı okumalarda beni çok şaşırtan şeylerle karşılaşıyorum.

Hadım Edilmiş Duygusallık

Kerime Nadir Azrak (1917-1984) döneminin en popüler aşk romanlarını yazmış, pek çok eseri Yeşilçam tarafından sinemaya uyarlanmış, Saint Joseph Fransız Kız Lisesi mezunu bir İstanbullu. Kerime Nadir, Romancının Dünyası adını verdiği ve yaşarken yayınlattığı otobiyografisini kişisel yaşamını sergilemek için değil bir yazar olarak uğraşlarından bahsetmek, çağına tanıklık etmek, ‘bazı olumsuz yargıların birikimi olan yanlışları da düzeltmek’ için yazmış. Kitap bu vaatlerini dolu dolu yerine getirir. Kitabın vaadetmediği ve kapsamadığı tek şey yazarının duygusal ve bedensel hayatıdır. Duygusal romanların yazarının duyguları nerededir? Sadece bu kitap için mi onları hadım etmişti, yoksa gerçek hayatında da hep iş odaklı yaşayan biri miydi? Yazar niye kendinden sadece işiyle bahsetmeyi tercih eder?

Sonradan Agatha Christie’nin de otobiyografisini okuyunca bende jeton düştü.

Yüceltilmiş Duygusallık

Agatha Mary Clarissa Miller Christie Mollowan (1890-1976) klasik İngiliz terbiyesi almış, yazdığı cinayet romanları pek çok dile çevrilmiş, romanları televizyona ve sinemaya uyarlanmış, piyesleri hala oynanan, çok satanlar listelerinde hala kendine yer bulan bir yazar. Otobiyografisinde kendi benliğini kurgularken Agatha Christie seçimlerini Kerime Nadir’den çok farklı bir yönde kullanmış. Okudum ve şaşırdım.

Agatha Christie Hayatım… isimli otobiyografisini ölümünden sonra yayınlanmak üzere yazmış. Alıştığımız polisiyelerinden birkaç kat daha kalın. Ama yine su gibi akan bir metin ile karşı karşıyayız. Bu seferki yazarımız dünya çapındaki ününden, bu ünü kazanmasına neden olan yazarlık kariyerinden deyim yerindeyse üstünkörü bahsetmiş. Onun yerine aile fertlerini, flörtlerini, evliliklerini, evlerinin dekorasyonunu, seyahatlerini, bebek bakmanın zorluklarını, yaşadığı tarihsel dönemdeki gündelik hayatı konu etmiş. Kitap, özellikle yazarda duygusal izler bırakan kişisel ve toplumsal olaylara odaklanmış. Savaşlar, ayrılıklar, aile fertlerinin kaybı, taşınmalar… Bunlar var ama adım adım anlatılan bir yazarlık kariyeri yok.

Bu kitabı da okuyup bitirdikten sonra ben uyandım. Neye mi uyandım?

Klişelere Savaş

Kerime Nadir, Romancının Dünyası ile sadece kadınlar için yazmış ikinci sınıf bir kadın yazar klişesini kırmak istiyor, gerçek bir yazar olarak yaşadığını vurgulamak, ciddiye alınmak, içinde yaşadığı toplumdan saygı görmek istiyordu. Zaten duygularla, duygusallıkla fazlasıyla özdeşleşmiş bir ünü vardı. Esas, göz ardı edilen kırk yıllık kariyerini odağa yerleştirmeliydi.

Polisiyeler ise aşk romanlarına göre yazımı daha fazla zeka ve soğukkanlılık gerektiren bir tür olarak kabul edilir. Tam yüksek edebiyattan sayılmasa da pek kadın işi olarak görülmez. Oysa Agatha Christie’nin ismi, ölüm ve cinayet ile özdeşleşmişti. İmgesinde kadınsı değerler olarak görülen değerlerden pek iz yoktu. Agatha Christie, Hayatım’daki benliğini tamamen bu dişil değerler üzerinden kurguladı.

Bu iki dönemdaş kadının ne romanları ne de otobiyografileri birbirine benziyor… Ama dertleri aynı.

Bütünlük Arayışı

Nihayet benim çok değer verdiğim bir başka kadına geldik. Maureen Murdock. Joseph Campbell ile de çalışmış Jung ekolünden bir psikoterapist olan Maureen Murdock’un, The Heroine’s Journey – Woman’s Quest for Wholeness adlı eseri kadının hayat yolculuğunu bütünlük arayışı ile açıklıyor. Ki ben de Agatha ve Kerime’nin hayatlarını mevcut klişeleşmiş imgelerini bütünlemek adına kaleme aldıklarını düşünüyorum. Otobiyografilerinde, okuyucularının gözden kaçırdığı ya da mevcut imgeleriyle bağdaştıramadığı bir yönlerini ön plana çıkararak erkekle aklı ve kariyeri, kadınla ise sadece duygusallığı özdeşleştiren anlayışı kırmak istemişler. Bu iki kadın ardlarında bıraktıkları otobiyografilerle okuyucularına adeta şöyle sesleniyorlar: Ben senin klişen değilim!

Kadın erkek, yazan yazmayan herkese, bu ilginç zamanlardaki bütünlük ve uyum arayışlarında başarılar dilerim! Kendime de…

Meraklısına Sıkı Okumalar

Kurgulanmış Benlikler – Otobiyografi, Kadın Cumhuriyet, Nazan Aksoy, İletişim Yayınları

Bir Dinazorun Anıları, Mina Urgan, YKY

Çoluk Çocuk, Patti Smith, Domingo

Yaban Vatan, Tracey Emin, Pop Core

Anneme Mektup, Waris Dirie, Bilge Kültür Sanat

Bir Odadan Bir Odaya, Elif Güney, Doğan Kitap

Her Şey Su ile Başladı-Hayatımın Hikayesi, Helen Keller, Kuraldışı Yayıncılık

-Sinemam ve Ben, Türkan Şoray, NTV Yayınları

Romancının Dünyası, Kerime Nadir, İnkılap ve Aka

Hayatım…, Agatha Christie, Altın Kitaplar

-Türkçe, İngilizce, Almanca, İtalyanca yayın yapan, Facebook ve Twitter üzerinden de takip edilebilen İstanbul Kadın Müzesi: http://www.istanbulkadinmuzesi.org

-19-20 Nisan 2014’te, İstanbul’da, Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı ile Yeditepe Üniversitesi’nin birlikte düzenlediği Kadın Hayatlarını Yazmak konulu bir sempozyum gerçekleşecek. Kerime Nadir ve Agatha Christie Otobiyografilerinde Benlik Kurgusu başlıklı bir sunum da ben yapacağım. Pek çok ilgi çekici sunumun yapılacağı bu uluslararası sempozyum hakkında ayrıntılı bilgiyi internette bulabilirsiniz. http://www.wwl-symposium.org/tr/default.asp

Bu yazı Hillsider 74 Bahar sayısında, 2014 yılında yayınlanmıştır.

otobiyografiler 1 hillsider

otobiyografiler 2 hillsider

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s