Home

70’li yılların başında Can Göknil (d.1945), New York’ta yaşıyordu. Resim eğitimi almıştı. Sergiler açsın, tabloları beğenilsin, satın alınsın istiyordu. Yani resimle yaşamak istiyordu. Bu nasıl bir resim olacaktı? Hangi mirasın varisiydi? Sanatını neyin üzerine temellendirecekti? Kendi bakış açısını hangi zeminde şekillendirecekti? O, daha yolun başındaydı.

Aynı yıllarda, yine New York’ta, Linda Nochlin (d.1931) sanat tarihindeki kadınsızlık üzerine düşünüyordu. Resmedilen kadın çoktu. Ama resmeden? Linda Nochlin, sonradan çok tartışılacak makalesi Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?’ta (1971), başlıktaki sorunun cevabını tartışmaya açıyordu… Hiç kadın sanatçı yok, değildi. Olanlardan da, eril bakış açısıyla kaleme alınan Sanat Tarihi bahsetmiyordu. Değil sanat, bir kadının herhangi bir mesleği sahiplenmesi bile geleneklere aykırıydı.

Biraz ötede, İngiltere’de, Laura Mulvey (d. 1941) Görsel Zevk ve Anlatı Sineması (1975) makalesini yayınlıyor, ve bu makalede ticari sinemada kadın bakışının yokluğunu tespit ediyordu. Eril bakış ise filmlerde kendini tekrar tekrar varediyor, izleyiciye de kendini empoze ediyordu. İzleyen kadın da olsa, o eril bakışı içselleştirmesi, kendini onunla özdeşleştirmesi şarttı. Eğer bu şart yerine getirilmezse büyü bozuluyordu. Oyun bozuluyordu. Koca bir salonun kahkahalarla güldüğü, son derece cinsiyetçi bir espiriye gülemiyorsanız, sorun sizdeydi! Kadınların çoğu için eril bakış ile özdeşlik kurmak adeta şartlandırıldıkları bir refleksti. Başka yolu yoktu. Yok muydu?

Kıta Avrupası’ndaki Luce Irigaray (d. 1930) ise katkısını farklı bir kulvardan veriyordu. O, dil üzerine çalışıyordu. Dilin eril ve dişil olması… Irigaray’a göre konuşanın ‘kadın gibi konuşması’ ya da ‘kadın olarak konuşması’ söz konusuydu. Eril bir konumdan ya da dişil bir konumdan konuşmaktan bahsediyordu. Burada, konuşanı; üreten, sanat üreten, şiir yazan, müzik yapan, film yapan olarak da yorumlayabiliriz. Irigaray düşüncelerini 80’li yıllarda daha fazla geliştirmiş olsa da tohumlar 70’lerde atılmıştı. Irigaray’a göre kadın özne yeni bir toplumsal, siyasal, dilsel kuruluş ya da kurgu ile gerçekleşecekti.

New York’ta Bir İhtimal

Peki acaba, New York sokaklarını arşınlayan genç ve hevesli Can Göknil’in kafasında ne vardı? Belli bir akademik çevre içinde yürütülen bu tartışmalardan belki haberdardı, belki de değildi. Ama kesin olan şu ki onun kafasında kendi dilini, kendi sanatının dilini, bir bütün olarak kendini kurgulamak vardı… Ben, genç Can Göknil’in New York sokaklarını canlı bir, kadın özne ihtimali olarak dolandığını düşünüyorum. Bakılıp bakamayandan, kendi dili dil sayılmayandan, kendi sesinden ayrı düşenden yola çıktık, genç Can Göknil’de, bir kadın özne ihtimaline vardık.

Can Göknil, var olan kanona mı eklemlenecekti? Neresinden eklemlenecekti? Para kazanmak için grafik tasarımcı olarak çalışıyordu. Soyut tablolar yapıyordu. O aralar gönlü resimli çocuk kitaplarına da kaymıştı. Fantazi, mizah, naiflik… Bu damarları çok güçlü olarak içinde hissediyordu. Bir çocuk kitabı editörü ile yaptığı konuşma sanat çalışmalarına yeni bir yön vermesi gerektiğini düşündürdü, ona. Bu konuşmada kendi ülkesinin öz kültürüne ne kadar mesafeli olduğunun ayırdına varmıştı. Bu mesafeyi ortadan kaldırmalıydı.

İstanbul’da Köklenmek

Hem hayatta hem de sanatta köklenmek istiyordu. New York dönemi kapanmış, 1974’ten itibaren eşiyle İstanbul’da yaşamaya başlamıştı. İştahla bilgi topluyor, biriktirdikçe o mesafeyi kapatıyor, zenginleşiyordu. Merakı Orta Asya Türkleri’nin inanç ve mitolojisinden Anadolu’ya uzanıyor, masallar, inler, cinler, tekerlemeler ve muskalar gibi folklörik öğeleri ilham verici buluyordu. İlham verici ama eleştirilmez değil. Değiştirilmez hiç değil. İşte bu bakış açısı ile Can Göknil kendi dilini kurmaya adaydı. Ama acaba kendini buna adayacak mıydı? Kendinde ısrar edecek miydi? Kendine sadık kalmayı başaracak mıydı?

Hangi mirasın varisi olduğunu bulmuştu. Daha doğrusu seçmişti. Anadolu’nun göbeğinde, Ankara’da doğmuş birisi olarak bu toprakların kucağında yeşeren herşey ona amadeydi. Şimdi resimlerinde dervişler, kutlu ağaçlar, develer, geyikler, kuşlar, yılanlar, Çatalhöyüklü tombul kadınlar fink atıyordu. Anadolu uygarlıklarından kalan “büyük anıtsal heykellerle değil, küçük idollerin büyük güçlere hakim olmasındaki gerilimle” ilgileniyordu. Resimlediği hayvanları uysaldı çünkü onlar Tarıça’nın dostlarıydı. Geliştirdiği görsel dilde, odaklandığı konuya göre malzemesini belirliyordu. Akrilikle çalışıyor, gravürde yetkinleşiyor, istediğinde kumaş parçalarını, dantelleri, kimi zaman bulunmuş, artık malzemeleri, Tahtakale’den alınmış hazır malzemeleri, doğadan kendi elleriyle topladığı taşı, dalı, deniz kabuğunu kullanabiliyordu. Sergi üstüne sergi açtıkça Can Göknil, hayatta ve sanatta köklendi. Dili serpildi, olgunlaştı. Hem sanat çalışmalarında hem de resimli çocuk kitaplarında, Güven Turan’ın dediği gibi sözü ve gözü kardeş eyledi…

New York’ta bir kadın özne ihtimali vardı. İstanbul’da bu kadın, kendi dilini kurmaya adaydı. Kadın kendi özgün dilini kurabildikçe, kurgulayabildikçe ihtimal, ihtimal olmaktan çıktı. Gerçek oldu. Kadın özne Can Göknil, var oldu. Bize düşen, o öznenin dilini sökmek…

Koronun Bastıramadığı İç ses

Dışarıdaki koronun sesi gür. Yani kadınsız yazılan Sanat Tarihi’nin, kalabalıkları güldüren ya da ağlatan filmlerin ve eril siyasetin sesi, çok gür. İnsan kolaylıkla kendi düşündüğünü duyamayacak hale gelebilir. O koronun sesini kendi sesi gibi addedebilir. Sesi gür çıkan bir koroya sesini uydurmanın, yapılabilecek en doğru seçim olduğu yanılsamasına kapılabilir. Can Göknil onlardan değil. Konuşkan bir iç sesi var Can Göknil’in. Herkesin iç sesi konuşur. Ama Can Göknil, iç sesini dikkatle dinleyebilenlerden. İç sesine danışmadan, iç sesiyle uzlaşmadan tek bir boya bile sürdüğünü sanmam. Öz kültür, ona ilham veren bir çıkış noktası ama oradan yanına aldığı unsurlardaki sivri köşeleri törpülemekten hiç çekinmiyor. O, bakışın sahibi. Gördüğünü değil, gözünün ve gönlünün görmek istediğini, iç sesinin söylediğini resmediyor. Kendinde buna hak görüyor çünkü, yarattığı dünya, kurguladığı dil, kendi dili. Kim karışır? Bundandır ki onun işlerinden usulca bir neşe ve tatlı bir huzur yayılır. O, yeni bir oyun kurandır. Oyun, Martin Buber’in deyişiyle, olabilirliğin coşkusunu taşır.

Sazlı Sözlü Sergi

Can Göknil’in sanatındaki, söz ve göz kardeşliği sanatçının çalışma biçiminde uyguladığı yöntemden yani söz ve imge arasındaki koşuşturmacasından kaynaklanır. Konu belirler, araştırır, kaynak kitaplarının arasında uzunca zaman geçirir. Sonra sözleri imgelere dönüştürmeye girişir. Bazen bu da yetmez, imgelere tekrar söz dizer. Bu bazen bir öykü bazen de, bu sergide olduğu gibi bir deyiş olabilir… Sanatçının kurguladığı söz ve göz kardeşliğini deneyimlemek için, Can Göknil’in önceki sergilerini anımsayabiliriz. Ya da kimi eserlerinden yola çıkarak kaleme aldığı öykülerin olduğu Deniz Kokusu kitabına ve Gölgem Renkli mi? (Mitolojiden Sanata Notlar) adlı kitabına uzanabiliriz. Sanatçı 49 yıldır üretiyor olmanın mutluluğu ile bu sergisinde sesi de işin içine katıyor. Artık Can Göknil âleminde söze ve göze, saz da kardeş geliyor.

Şimdi, son sergisine bakarsak Can Göknil’in yine gür sesli koroyu umursamadan kendi dili üzerinde çalıştığını görüyoruz. Sanatçı kaynak olarak Tuba Kaftancıoğlu, Nurer Uğurlu ve İlhan Başgöz gibi halkbilimcilerinden yararlanıyor. Sevda türkülerinden yola çıkıyor ama illa kendine varıyor. Ele aldığı her unsuru kendi şekeri ile karıyor. Ne iyi ki şekeri bol. 49 yıldır ona da sanatına da yetiyor.

İrigaray’ın işaret ettiği gereklilik yani toplumsal, siyasal, dilsel topyekün yeni bir kuruluş ya da kurgu, ne o gün vardı ne de bugün mevcut. Ama neyse ki kendi dilini kurgulamak üzere kararlılıkla çalışan, bir özne olarak kendini vareden kadınlar var. Arkalarından gelen kadınlar ve geniş görüşlü erkekler, kayıp bir akrabalarını bulmuş gibi sevinecekler, bu kadınları tanıyınca. Ben öyle sevindim, Can Göknil’i tanıyınca…

Siz bu sergiyi gezerken türküler çalıyor olacak, ama kendi şarkısını söyleyen Can Göknil’dir…

Aralık 2014, İstanbul

Bu metin, sanatçı Can Göknil’in Galeri Apel’de, 17 Ocak ile 21 Şubat 2015 tarihleri arasında gerçekleşen Sazlı Sözlü Sergi’si için kaleme alınmış ve serginin katalog yazısı olarak kullanılmıştır. Yazının sadeleştirilmiş bir versiyonu da 3 Şubat 2015 tarihinde BirGün gazetesinde yer almıştır.

cg sb 1979 New York

can goknil sergi1

can goknil sergi3

1 kargalı kadın daglar dagladi 90x100 (2) copy

 cangoknil_portrait

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s