Home

Korkmuyorum. Niye korkayım? Sonuçta ve başlangıçta, sen de bendensin. İnsan yani. Her akşam yemekten sonra ne yaptığını da biliyorum, ayrıca… Ha, filmlerinden, özellikle bazılarından korkuyorum. Ama sorun değil. Çünkü benden çok, senin onlardan korktuğunu biliyorum. Böyle durumlarda bana bir metanet gelir. Bak, bu yazıda ikimiz başbaşayız. Sen ve ben. Ben seni korurum, merak etme.

Ah, birşey daha… Bu görüşmede sana fazla zahmet vermeyeceğim, aslında. Yani konuşma kısmını ben yapacağım. Ömrün boyunca o kadar çok, ama o kadar çok söyleşi vermişsin ki… Daha birşey söylemene gerek yok. Şimdi arkana yaslan, rahatla. Başlıyorum.

Ne Harika Şey Şu Korkmak

Korkmak harika bir duygu. Canlıları canlı tutan şeylerden biri. Korkan canlı, önlemini alır. Olası tehlikelere karşı tetikte olur. Yaşadığımız modern hayat, normal şartlarda korkmamız gereken şeyleri korkulacak şeyler olmaktan çıkarıyor. Örneğin şehirde yaşayıp kurda kuşa yem olmaktan korkacak halimiz yok. Ama işte o noktada devreye sen giriyorsun. Örneğin benim için, kuşları manzaranın keyifli bir parçası olmaktan sonsuza dek çıkarıverebiliyorsun. Sadece kuşlardan değil üzerime uçarak gelen her türlü şeyden korkmamda, payın var. Mutlu musun?

Kuşlar filmi, kariyerinin ileriki aşamasında gerçekleştirdiğin bir film. Oraya gelene kadar ve ondan sonra daha neler var neler… Senin için modern sinemayı şekillendiren yönetmen diyorlar… Sence de öyle misin? Cevap bekleyerek sormuyorum.

Hatırlıyorum. Seçil Hoca’nın dersindeyim. Film Analizi dersi. Yani sınıfta loş ışıkta film izleyip, arada durdurup ışıkları açıp ilgili sahne üzerine biraz konuşup sonra yine ışıkları kapatıp filmi izlemeye devam ediyoruz. İdeal bir film seyri ortamı yok. Kesintiye uğratılmış bir izleme deneyimi söz konusu. Yine de ben filmin korkulması gereken yerlerinde gerçekten korkuyorum. İçten içe de korkmuyorum, çıplak gözle gözlemlenebilecek kadar dışımdan korkuyorum. Seçil Hoca filmi durdurup bana dönüyor ve bütün nezaketiyle “Siz…” diyor, “çok ilginç yani siz, hâlâ korkuyorsunuz”. Biraz utanıyorum ama ne yapabilirim? Mutluluktan etekleri zil çalarak okula giden, hevesli bir sinema öğrencisiyken de, ondan önce de, şimdi de ben korkulacak filmden korkarım, geren filmde gerilirim, ağlamaklı filmde ağlarım. Hele filmi ne yaptığını bilen biri yapmışsa, o zaman, hiç nazlanmadan kendini tamamen filme teslim eden bir izleyici olarak ben, bir oraya bir buraya zevk içinde savrulabilirim. Ama bu her zaman böyle olmuyor. Lisanstı, yüksek lisanstı, senaryo uğraşlarıydı gibi her türlü aşırı bilgi yüklemesine rağmen safiyetini koruma inadında bir izleyici olarak söylüyorum, emin ellerde olmayınca olmuyor. Değil mi ki ben tüm varlığımla kendimi o filme bırakıyorum, film de kendine, sinema mecrasına, hikayesine, karakterlerine, kurgusuna hakim olacak. Bak burda sinema eğitimi almanın getirdiği bilmişlikler girdi işin içine, kafam bozulunca bu jargona geçiyorum. Benim korkmam bir nimet. Çarçur edilmemeli. Sana gelince, en bayıldığım sinemacı değilsin, ne yalan söyleyeyim… Ama senin bir filmini izlersem emin ellerde olacağımı, ne yaptığını bilen birinin filmini izleyeceğimi biliyorum. En azından kafam rahat yani. Arthur Knight’a verdiğin söyleşide sen de şöyle diyorsun; “Bana göre sinema özünde duygudur. Film parçaları bir araya gelir ve bir düşünce yaratırlar. Bu düşünce de seyircide duyguya dönüşür. Kelimelerle değil; görüntülerle yaratılır bu. Sinema görsel bir araçtır. Kurgu da ana meseledir. Sinema tamamen kurgudur”.

Keyfi kesmelere gıcıksın. Ben de. Şimdi görsen herkesin elinde uçan kameralar filan var. Acaip açılı planların ard arda sıralanması ile çok havalı ama hiçbir duygu yaratmayan filmlerden bolca yapılıyor. Merak ediyorum, bu savruk filmleri görsen dehşete mi kapılırdın, yoksa için mi sıkılırdı? Ben ikisi arasında gidip geliyorum.

Korkak ve İntikamcı Hitchcock

Oriana Fallaci ile konuşurken korktuklarını saya saya bitiremiyorsun. “Gördüğünüz en korkak adamım ben” diyerek başlıyorsun ve örnekleri sıralıyorsun… Listen o kadar uzun ki buraya ancak kısaltarak alabiliyorum: “(…)Ben her şeyden korkuyorum: hırsızlar, polis, kalabalık, karanlık, pazar günleri… (…) Ağız dalaşı yapan ve zorbalık taslayan insanlardan da korkarım. Bugüne kadar kimseyle ağız dalaşına girmedim ve nasıl yumruk yumruğa geldikleri konusunda da hiçbir fikrim yok. Yumurtadan korkarım. Korkudan da kötü aslında; iğrenirim.(…)”. Liste, ayrıntılı açıklamalarla zenginleştirilmiş olarak devam ediyor ama en güzel yeri şurası; “Kendi filmlerimden de korktum. Onları seyretmek için hiç sinemaya gitmedim. İnsanların benim filmlerimi nasıl seyredebildiklerini bilmiyorum” diyorsun ve orada bana bir gülmek geliyor, artık… Hani bazen çok siniri bozuk olunca insana bir gülmek gelir ya… İlahi Hitchcock! Sen kesinlikle bendensin.

Yine aynı söyleşide korkutucu filmler çekmenin bir tür intikam olduğunu söylüyorsun. İnsanların tam nerede korkudan bağırmaya başlayacaklarını hesaplayıp bayağı keyifleniyormuşsun. Bu halini şöyle açıklıyorsun; “(…) Çünkü ben üç yıl Cizvitlerin yönetimindeki bir okulda okudum. Beni sürekli olarak ölümle ilgili her şeyle korkuturlardı. Ben de şimdi insanları korkutarak hıncımı alıyorum”. Aldın, rahatladın mı?

Bu arada seninle yapılan söyleşilerin neredeyse hepsinde ortak olan bir özellik var. O da seninle konuşanların sana hayranlık duymaları. Elbette, hayranlığın derecesi değişiyor. Bazısı, gözüne girmek için o kadar iyi hazırlanıp gelmiş ki sanki filmlerini senden iyi biliyor gibiler. Ve elbette verdikleri emeğin karşılığında senin takdirini bekliyorlar. Ergen bir öğrenci gibi. Oriana Fallaci ise farklı. Kimi yerde lafını kesiyor, kimi yerde seninle dalga geçiyor, kimi yerde senden sıkıldığını belli ediyor. Ancak ortaya çıkan söyleşi hiç de sıkıcı değil. Hatta senin hakkında beni en çok aydınlatan söyleşi bu oldu, diyebilirim. Akşam yemekten sonra ne yaptığını da bu konuşma sayesinde öğrendim. Ama dur. Ona daha var.

Hadi Dönelim

Baban çocukken ders olsun diye seni kısa bir süre gerçek bir nezarethaneye kapattırmış. Polis korkun ordan geliyor. Röportajlarında anlatıp duruyorsun bunu. Zor bir aile ortamın olmuş herhalde. Sonra Cizvit okulu. Evlenene dek bakirdim diyorsun. Seksi sıkıcı buluyormuşsun. Gençken bile obezmişsin. Wikipedia’ya göre, obezite nedeni ile I. Dünya Savaşı’nda seni orduya almamışlar. Belki de kiloların, seni hoyrat babandan başlayarak tüm hayat hoyratlıklarından koruyacakmış gibi gelmiştir. Araba kazalarında hayat kurtaran hava yastığı gibi… Mühendislik okumana rağmen reklamcılığa bulaşmışsın. Oradan sinemaya geçmişsin. Daha filmler sessizken film yapmaya başlamışsın. Sinemaya ses de dahil olunca Charlie Chaplin gibi silah icad oldu, mertlik bozuldu havasına girmemişsin. Hatta sevinmişsin. Ama sessiz sinema için duyduğun sevgiyi, sessiz sinema yapma pratiğinden kaynaklanan hikayeyi görsel olarak anlatabilme yetisini korumuşsun. Bunu hissedebiliyorum. Arka Pencere filminde komşuların hareketlerini sakat gazetecinin dürbününden bir sessiz film parçası gibi izliyoruz. Vertigo filminde (Türkçe adı Ölüm Korkusu) Dedektif Scott’un gizemli Madeleine’i takip ettiği baştaki bölüm de bana sessiz filmleri hatırlatıyor. Bu, film içinde hiç de kısa olmayan bir bölüm. Madeleine zaten konuşmuyor, Scott da neredeyse hiç konuşmadan onu takip ediyor. Konuşmaya gerek yok. Karakterlerin hareketleri, renkler, ışık, kameranın hareketleri, kurgu gerekli herşeyi veriyor. Bir de müzik tabii, film müziğini bol kese kullanıyorsun. Bu sahneleri izlerken, tekrar izlerken demeliyim aslında, birden aklıma şu egzotik yılan oynatıcıları geldi. Sen onlardansın. Yalnız elinde kaval yerine sinema mecrası, yılan yerine de biz izleyicilerin psikolojisi ya da duygu dünyası var.

Vertigo’dan devam edelim. Yazıya başlamadan önce senden birşeyler izleyeyim istedim. Ama Kuşlar’ı ya da Sapık’ı tekrar izlemeyi gözüm yemedi. Onları çok gerekmezse bir daha izlememeyi tercih ederim. Bunun senin için ticari bir kayıp olduğu kesin ama bir açıdan da başarı sayılır, değil mi? Neyse, Vertigo’nun yeri bende ayrı. O filme uzun uzun ve tekrar tekrar bakabiliyorum. Kim Novak’ın iyi bir oyuncu seçimi olduğunu, bazı sahnelerde harikalar yarattığını düşünüyorum. Scott’un arkadaşı olan kocası, Madeleine’in 20’li yaşlarında olduğunu söylüyor ki bak o bana inandırıcı gelmiyor. Bence Madeleine 30’larının başında görünüyor. James Stewart’ın bu filmdeki varlığına değil ama giydiği yüksek belli pantolonlara karşıyım. Madeleine ve Judy’nin birbirini ters köşeye yatıran giyim ve saç tarzlarını çok iyi çalışılmış buluyorum. Saçtaki dönen bukle, San Francisco’nun kıvrımlı ve inişli çıkışlı yolları, fotojenik merdivenler, orman sahnesi, Scott’un fobisini seyircinin de deneyimlemesine olanak sağlayan, izleyende baş dönmesi yaratan kamera hareketleri ve mekan seçimini beğeniyorum. Ama en çok, filmde herşeyin, başladığı yere dönecek gibi yapıp ona yakın ama ondan başka bir yere dönmesini seviyorum. Ne diyeyim, eline sağlık.

Hollywood’da Bir Auteur

Ah, seni önceki paragrafta İngiltere’de sesli filmlerle haşır neşir olurken bırakmıştım. Mühendisliği bırakıp senarist, sanat yönetmeni, yönetmen asistanı ve yönetmen olarak çalışmışsın. Berlin’de film çekmişliğin de var. Fritz Lang ve Murnau’dan etkilenmişsin. Bu etkileri Hollywood dönemindeki filmlerinde de görmek mümkün. Hollywood’a transferin 1939. İngiltere’nin en ünlü yönetmenlerinden biriyken Hollywood’a geçmişsin. Film üretim şekli, maddi olanakları, etki alanı bambaşka bir yer Hollywood… Sansür kurulu ile didişmişsin. Kruvaze cektlerin Hollywood’da espri konusuymuş, benden duymuş olma. Yine de kendince otoriteni kurmuşsun. Stüdyo sistemi içinde çalışmana vesansüre rağmen böyle özgün filmler üretebilmen, bugün bile şaşkınlık ve hayranlık uyandırıyor. Fransız Yeni Dalgacılar sana hayran. Auteur sinemacı diyorlar. Yani kişiliğini filme kazıyan yönetmen. Bu, sinema aleminde bir yönetmene yapılabilecek en büyük iltifat. Umrunda mı? Bilmiyorum. Sana söyleyeyim, öyle hayranların var ki, filmlerini izlerken tam yerine oturmayan birşey gördüklerinde suçu sende değil kendilerinde arıyorlar. Seni bu kadar yüceltmek, fazla değil mi? Neyse ki herkes böyle değil. Seni fazla yüceltmeyenlerden biri de Tippi Hedren. Senin gizemli sarışınlarından biri. Kuşlar ve Marnie filmlerindeki baş oyuncun. Senden bir zorba gibi bahsediyor. Açıktan açığa değil belki ama sinsice zorbalık yapmış olabilir misin? Bu hikayede mazlum o mu, sen misin?

Aptal Çocuklar

Herkes değilse de çoğu kişi sana hayran. Peki sen kime hayransın? Cevap Oriana Fallaci söyleşisinden geliyor… Walt Disney! Sebep? “Yarattığı karakterlerden hoşlanmazsa onları yok edebiliyor”… Walt Disney’i oyuncularla çalışmak zorunda olmadığı için şanslı buluyorsun. Sana göre oyuncular çalım satmaya bayılan, kavgacı, aptal çocuklar. Hadi, hepsini değilse de çoğunluğunu böyle nitelendiriyorsun. Filmlerinde meraktan kaynaklanan bir gerilim değil, duygudan kaynaklanan bir gerilim yaratmak için uğraştığını, filmlerinin bu nedenle tamamen bakışlardan ve tepkilerden oluştuğunu söylüyorsun. Oyuncularından beklediğin de doğru yerde durmaları, doğru hareketleri yapmaları, doğru yöne bakıp, doğru tepkileri vermeleri. Filmi oyuncuların ile birlikte tasarlamıyorsun, sette doğaçlamaya açık değilsin. Sette filmden konuşmak bile istemiyorsun, çünkü zihninde o çoktan hazır. Sadece onu çekmen gerek. Filmi tartıştığın kişiler senaristlerin ve Alma.

Yemekten Sonra Ne Yaptığını Biliyorum

Alma karın ve eski meslekdaşın. İngiltere’de yıllarca birlikte çalışmışsınız. Sonra sana o evlenme teklif etmiş. Karını düşüncende bile aldatmamış olmakla övünüyorsun. Buna karşılık Alma’dan beklediğin şey şu…

Oriana Fallaci’den aynen aktarıyorum; “Bir gündelikçimiz olmasına rağmen eşim yemekleri yapmak zorunda; fakat yemek hazır olunca ben ona yardım ediyorum ve yemekten sonra da bulaşıkları ben yıkıyorum, kuruluyorum, yerlerine kaldırıyorum”… Aferin sana Hitchcock! Ben de artık akşamları yemekten sonra ne yaptığını biliyorum…

Fallaci ile sohbetinizin tamamı oldukça renkli ama biz sona saralım. Fallaci’ye hayatta hiç dramatik bir durumda kalmadığını tekrarlayıp duruyorsun sonra bir anda “Dramatik bir durum içinde olan sizsiniz. Çünkü benimle ilgili bir makale yazmak zorundasınız ve hakkımda hiçbir şey bilmiyorsunuz” deyiveriyorsun. Sana hayran olmaktan bu kadar uzak, bu kadar başına buyruk biriyle daha fazla konuşmaya katlanamayacak gibisin. Oysa Fallaci, seni gayet iyi bildiğini iddia ediyor; “Fakat biliyorum, Bay Hitchcock. Samimi mizacınızla, sevimli yuvarlak yüzünüz ve sevimli masum göbeğinizle gördüğüm en kötü ruhlu zalim adamsınız”. Hiç bana bakma! Tamam, seni korurum demiştim ama seni, senin filmlerinden koruyacaktım, Fallaci’den değil.

Bana gelince… Başta da söylediğim gibi senden korkmuyorum, Hitchcock. Ne korkucam? Bakıyım… Şurda biraz salça mı kalmış?

Meraklısına Notlar

-Sapık filminin vizyona girdiği 1960 yılında gerçekleşen, sıra dışı tanıtım faaliyetleri üzerine bir belgesel…

https://www.youtube.com/watch?v=DjRzj_Ufiew

-Birds filminin çekim mekanları… 1963’ten beri aynen duruyor mu? Yoksa bir kentsel dönüşüme uğramış mı? Cevap burada…

https://www.youtube.com/watch?v=As4yCD8YQjo

-Bakan, bakılan ve bakış üzerine, röntgencilik perspektifinden bir Hitchcock okuması için Seçil Hoca’nın kitabı birebirdir… Kim Korkar Hain Hitchcock’tan, Seçil Büker, Öteki Yayınevi, 2000.

-Hitchcock ile ilgili temel kaynak Truffaut’nun onunla yaptığı uzun söyleşidir. Türkçe’de de var. Ama dahası için şu derleme iyidir… Alfred Hitchcock, Derleyen Sidney Gottlieb, Agora, 2013. (Fallaci röportajının tamamı, bu kapağın altında!)

-Hiç biri kesmiyorsa, gelsin Žižek… Hitchcock: Bir Filmi Yeniden Çekmenin Özel Bir Yolu Var mı?, Slavoj Žižek, Encore, 2014.

Hillsider 77 – Kış 2014 sayısı

İllüstrasyonlar Nurbanu Asena

hitchcock hillsider yazisi 1

hitchcock hillsider yazisi 2

hitchcock hillsider yazisi 3

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s