Home

Pierre Bismuth: Fransız sanatçı. Kültürel ürünleri yapıbozuma uğratarak, çoğu zaman “esprili” bir şekilde tekrar inşa etmesiyle tanınır. Video işleri Londra’da, New York’ta, Basel’de, Brüksel’de, Nice’te, Rotterdam’da, Cenova’da, Viyana’da, Paris’te, Hanover’de, Frankfurt’ta, Bern’de, Köln’de, Amsterdam’da ve daha pek çok şehirde sergilendi. 2005’te Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan) filmiyle, Michael Gondry ve Charlie Kaufman ile birlikte senaryo Oscar’ı kazandı. İstanbul’da evlenmişliği, Ankara Kalesi civarında turistçilik oynamışlığı da var. Pierre Bismuth ile Ankara’da yaptığım röportaj ve dahası aşağıda…

Pierre Bismuth sözleştiğimiz saatten biraz geç de olsa karşıma oturduğunda, önce ‘ceryan’ nedeniyle masa değiştiriyoruz, sonra yeni masamızda onun bakış hizasındaki televizyon ekranı gözünü aldığı, konsantrasyonunu bozduğu için karşılıklı yer değiştiriyoruz. Tam röportaj bir yola girmişken bu sefer de aynı otelde kaldığımız diğer sinemacılar bara giriyor ve bizi gördüklerine çok sevinip masamıza ilişiyorlar, içkiler söyleniyor… Sohbetin rotası kayıyor. Biz yine masa değiştiriyoruz. Sonra zaten Pierre’in bir konsoloslukta (ne de olsa Ankara’dayız), gideceği yemek davetinin saati geliyor. İçkisini hızla yuvarlayıp kalkıyor. ‘Yazışırız’ diyor, ‘soramadığın soru kaldıysa…’. Bu kadar sabote edilmiş bir röportaj daha yaptığımı hatırlamıyorum! Gerçi, anladığım kadarı ile Pierre Bismuth’un bütün sanat hayatı, ‘sabote’ etmek üzerine kurulu.

Onu nerede, nasıl tanıdığımdan başlayalım…

Mart 2010. Uluslararası Ankara Film Festivali. Programdaki bir atölye çalışması dikkatimi çekiyor ve katılmaya karar veriyorum. Atölyede, Pierre Bismuth kendini Oscar’lı bir senaristten çok bir video sanatçısı olarak sunuyor. Atölye çalışmasını da, bir film festivalinin davetlisi olarak Ankara’ya geldiği için, sinema ile bağlantılı video işlerine ayırmış. Çeşitli çağdaş sanat bienallerinde ve fuarlarında yer alan videolarını gösterdikçe, arkalarındaki mantığı anlattıkça Eternal Sunshine…’ın da aynı tornadan çıktığı hemen farkediliyor.

‘Bellek’ üzerine inşa edilmiş bu filmde birkaç açıdan sabotaj söz konusu. Hem klasik hikaye anlatımı, hem izleyicinin klasik Hollywood anlatımına alışmış zihni, hem de bir yıldızın perde personası sabote ediliyor. Başarıyla. Afiyetle. Pierre Bismuth imzalı video işlerde de aynı sabote etme durumu var. O işlere geçmeden önce filmi hatırlayalım.

Melankolik Komedi: Sil Baştan

Filmde baş kahramanımız Joel Barish, kız arkadaşı Clementine’in onu hafızasından sildirdiğini öğrenir. Joel de Clementine’i hafızasından sildirmeye karar verir. Ancak işlem yapılırken Clementine’i hala sevdiğini, unutmak istemediğini farkeder. Clementine’i hafızasında tutabilmek için onu anılarının derinliklerine kaçırır. Sonra olaylar gelişir…

Yumuşacık battaniye gibi filmler vardır hani, filmle kendiniz sarıp sarmalarsınız… Zihniniz boş viteste, hayattan firarda ve güvendesinizdir. Eternal Sunshine, onlardan değil. Hatta dalıyor. Jim Carrey’i ağzını burnunu oynatmıyorken görmek bile yeterince tuhafken yer yer güldürüyor da insanı, bu film. Fantastik ve bilim kurgu öğeler taşısa da, aslında bir aşk hikayesi var odakta. Yine de film için romantik komedi denemez. Melankolik komedi mi desek?

Pierre Bismuth, filmin fikrini ortaya atan kişi. Eternal Sunshine… Charlie Kaufman ve Michael Gondry ile birlikte ona da bir senaryo Oscar’ı kazandırmış. Bismuth; Oscar’ı ile ilgili mahcubiyet içinde; hatta bunu bir ‘tesadüf’ olarak niteliyor. Ve hiç de yalancıktan alçakgönüllü görünmüyor.

Röportaj kaydı Pierre’in tanıdığı çağdaş Türk sanatçıları sayması ile başlıyor: Kutluğ Ataman, Ayşe Erkmen, Haluk Akakçe ve Hüseyin Çağlayan… Ben, onun sanat hayatının nasıl başladığını merak ediyorum. Bu soru onu uzun yıllar öncesine götürüyor. Sanat eğitimi almadığını, Fransa’da görsel iletişim üzerine eğitim aldığını öğreniyorum. Ama o alan çok hoşuna gitmemiş ve 5-6 yıl boyunca kendi kendini sanat konusunda yetiştirmiş. “Böylece ancak sanat eğitimi alan bir öğrencinin ilk yılda sahip olduğu kadar bilgiye sahip olabildim.” diyor. Bu nedenle, sanat çalışmaları yapmaya çok geç başlamış. “Özel biri olmaya, özel şeyler yapmaya hiç çalışmıyorum. Orijinallik beni kesinlikle ilgilendirmiyor.” diyor. Sinemaya ilgisi ya da ilgisizliğini de şu cümlelerle ortaya koyuyor; “Ben aslında senarist değilim. Sadece bu filmin fikrini buldum. Bana Oscar vermeleri, gerçek senaristlere haksızlık gibi geliyor.” diyor. Çocukken bile sinema meraklısı değilmiş. Kendisini, televizyon kuşağı çocuğu olarak görüyor. “Sinema bilgim televizyon kaynaklıdır. Televizyon ise eğlence odaklıdır. Kendini adama yoktur. Ailem iyi eğitimli ve iyi filmin farkında kimseler olsa da benim sinemaya yaklaşımım tamamen eğlence odaklıydı” diyor. Pierre Bismuth’un sinemaya gitme alışkanlığı da pek yokmuş, taa ki… Oscar aldıktan sonra, sinema kültürünü geliştirmesi gerektiğini düşündüğü için sinemaya daha fazla gitmeye, evde de daha fazla film izlemeye başlamış. “Kendimi sinemaya adamadığım için, bir açıdan bu harika ödülü, yani Oscar’ı haketmediğim de söylenebilir. Yani Oscar hayallerimi süslemiyordu. Ama ödül törenine katıldım, sahneye çıktım ve şimdi evde bir Oscar heykelciğim var.”

Eternal Sunshine… için nasıl bir çalışma süreci yaşandığını merak ediyorum. “Ben sadece filmin sinopsisini yazdım. En fazla bir sayfalık bir metindi. Yani aslında hikayenin yapısnı oluşturdum” diyor. Daha sonra Charlie Kaufman ve Michael Gondry senaryo üzerinde yıllarca çalışmışlar ve filmi gerçekleştirmişler. Filmi gördüğünde ne hissettiğini de soruyorum. “Çok beğendim. Michael zaten benim arkadaşımdır. Hikayeyi anlattığımda, yazmamı o istemişti. Ben de onun kafa yapısını tanıdığım, onun bu hikayeyi nasıl çekebileceğini bildiğim için hemen yazmıştım. Filmi görünce, iyi bir film olmasına şaşırmadım. İyi bir film olmasaydı şaşırırdım.” diyerek cevaplıyor.

Biraz da sanat çalışmalarında sinema yapıtlarına yer vermeye nasıl başladığı üzerine konuşuyoruz. Pierre Bismuth, video işlerinde ses öğesine çok önem verdiğini ve önceleri gerçek hayatta kaydettiği sesleri kullandığını ama bunlar ile istediği etkiyi yakalayamadığını, çünkü yeterince ilginç olmadıklarını anlatıyor. Daha sonra filmlerin seslerini kullanmaya başlamış. Dramatik bir yapıya sahip, bu dinamik sesler, onun ilgi çekmek, duygu yaratmak, kışkırtmak gibi amaçlarına daha iyi hizmet etmiş. “Ama…” diyor, “hiç bir zaman filmlerin kendisi ile fazla ilgilenmedim. Yani aslında ben hep filmlerle, onların yapılış amaçlarının dışında, tamamen ‘yanlış’ sebeplerle ilgilendim. Öreğin filmdeki oyuncunun sağ elinde bir kalem tuttuğunu farzedip, bir plandaki tüm el hareketlerini çizime döküyordum ve böylece soyut resimler elde ediyordum. Sinema ile ilgili çok fazla etkinliğe davet edilmeye başlayınca video işlerimde filmleri kullanmayı bıraktım çünkü davet edenler benim gerçekten sinema ile ilgili olduğumu varsayıyorlardı. Yani ortada bir yanlış anlaşılma vardı.” Bunun üzerine Ankara Film Festivali’ne de aynı sebeple davetli değil misiniz, diye sormadan edemiyorum. O da artık durumun değiştiğini, bir Oscar’ı olduğu için buraya davet edildiğini ve kendisinin de bir Oscar’ı olduğu gerçeğini kabullendiği için burada olduğunu söylüyor. “Artık buna bir yanlış anlaşılma denemez. Eternal… filminde yer aldım. Bu bir gerçek. Gerçi insanlar beni hep başkalarıyla karıştırırlar. Bunu da kabullendim artık.” Sinema ile arasında bir aşk ya da nefret ilişkisi olmadığını söylüyor. Filmlere duygusal olarak yaklaşmadığını, tamamen mekanik olarak baktığını da ekliyor. Çok film izledikçe filmlere ‘iyi-kötü’ diye bakmadığını, sadece bilgi sahibi olmak adına baktığını söylüyor.

İyi Bir Sebep İçin…

Bismuth’un Sleuth, Respect The Dead, Following The Right Hand Of…, Jungle Book, Coming Soon gibi işleri hep sinema filmlerini içeren ya da onlara kimi zaman hunharca kimi zaman hınzırca müdahale eden işler. “Filmlere bu yaptığım barbarlık, biliyorum. Onları kafama göre kesip biçiyorum. Ama kendimce iyi bir sebep için…” diyor, Pierre Bismuth.

Aslında Bismuth’un ilk ve tek gerçek aşkı müzikmiş. Önce davul çalmış sonra basa geçmiş. Profesyonel olarak değilse de müzik yapıyormuş. Her müziği dinlediğini, her tür müziğe ilgi duyduğunu söylüyor ve tüm konuşmamız sırasında olmadığı kadar sesi coşkulu çıkıyor. “Müzikle ilgili derin bir anlayışım var. Görsel sanatlar için aynı şeyi hissetmiyorum” diyor. Bismuth’un ilgilenmediğini söylediği bir başka şey de hikaye anlatımı. “Hâlâ, bir hikaye nasıl anlatılır bilmiyorum. Prensiplerle, kurallarla ve sistem kurmakla daha çok ilgiliyim” diyor. “Zaten Michael’e verdiğim o bir sayfalık sinopsiste de aslında hikayeden çok onun çekirdeği ya da ana prensibi vardı”.

Bismuth’un yine Michael Gondry ile birlikte gerçekleştirdiği bir video işi var; The All Seeing Eye

The All Seeing Eye

Bu video işinde bir apartman dairesinin ortasına yerleştirilmiş bir kamera kendi etrafında, hiç durmadan, 360 derece, yavaşça dönüyor ve izleyiciye etrafı gösteriyor. Apartman dairesinin Paris’te olduğuna dair görsel kanıtlar var. Salondaki televizyonda ise Eternal… filmi oynamakta. Kameranın her dönüşünde evden bir eşya eksiliyor. Önce kitaplıktaki kitaplar, sonra mutfak, en sonunda pencereden görünen manzara… Eşyaların eksilmesi izleyicinin dikkatini hemen çekmiyor. Ama boşluk arttıkça insanın zihni ister istemez o boşlukta daha önce ne olduğunu sorguluyor. Kameranın dönüşü ve eşyalardaki eksilme devam ettikçe salonun ilk halinin imgesini zihinde korumak zorlaşıyor. Eternal… filminde de ev yerine bir adamın belleği, eşyalar yerine de unutmak istemediği hatıraları var. Eğer bu uzun video işi sonuna kadar izlenirse, evden geriye beyaz bir küp kaldığını görüyoruz. İzlemesi sabır isteyen, ilginç bir deneyim. Atölye çalışması sırasında Pierre Bismuth, Eternal… filminin yönetmeni Michael Gondry ile birlikte imza attığı bu video işini önce gerçek bir evde çekmek istediklerini ama sonra bunun için yeterli bütçe bulamayıp, bir maket ile çalıştıklarını anlatıyor.

Sleuth

1972 yapımı Sleuth adlı film de Bismuth’un bir videosunda önemli bir öğe olarak yer alıyor. 1999 yılında başladığı ve üretimini halen sürdürdüğü bu video yapıtında, Sleuth filminin bir evdeki televizyon ekranında oynadığını görüyoruz. Her sahne değişiminde ev ve televizyon değişiyor, ancak film devam ediyor. Peter Schaffer’in tiyatro oyunundan uyarlanan ve tek mekanda (bir evde) geçen film, Bismuth’un video çalışmasında yüzlerce değişik evde oynarken görünüyor. Bismuth, henüz bütün filmi bu şekilde video işine aktarmayı tamamlamamış. Bu videonun davet edildiği her ülkede ya da şehirde, bir sahnenin daha çekimini yapma şartını koyduğunu, böylece video işinin gezdiği kadar çok yeri, eserine dahil ettiğini söylüyor. Bu sayfalarda Bismuth’un bu video işini sunduğu bir sergiden bir kare göreceksiniz. Pierre Bismuth yerlere atılan yastıklarla, izleyicileri uzun uzun videosunu izlemeye davet ediyor.

Jungle Book

Bismuth’un 2000’li yılların başındaki projesi ise bir Disney filmine yapılan müdahaleden oluşuyor. Disney büyük bir film üreticisi ve filmleri dünyanın neredeyse her köşesinde dağıtılıyor. Dolayısı ile filmlerin çeşitli dillerde dublajları da yapılıyor. Bismuth, Jungle Book isimli filmin her karakterine bir ‘dil’ atamış ve filmin diyologlarını yeniden kurgulamış. Yani Bismuth’un Jungle Book versiyonunda Yılan İtalyanca, Ayı İbranice, Kaplan İngilizce, Aslan Arapça, küçük çocuk İspanyolca konuşuyor. Böylece bir sahnede Yılan’ın İtalyanca cümlelerine Ayı İbranice karşılık veriyor. Tüm filmi bu haliyle izlemek yine ilginç bir deneyim. Hepsi kendine has bir müzikaliteye sahip olan dünya dillerinin, karşılıklı konuşulunca garip bir ahenge sahip olduğunu söylemeliyim.

Respect The Dead

“Gerçek hayatta ölümleri kolay kabullenemeyiz” diyor, Pierre Bismuth, “Ama filmlerde hep birileri ölür ve bunun üstünde hiç durulmaz, film devam eder. Oysa ölüm sondur, ölüme saygı gösterilmesi gerekir”. Respect The Dead başlıklı video serisi bu duyarlılık ve düşünce ile ortaya çıkmış. Bismuth bu sefer, çoğu gişe rekoru kırmış ya da kültleşmiş filmleri kullanmış, malzeme olarak. Bismuth versiyonunda filmler bildiğimiz gibi başlıyor ve ilk ölüm gerçekleştiğinde film bitiyor. Sondaki kredilere geçiliyor. Örneğin Jaws filminde, film başlıyor, sahilde eğlenen gençleri görüyoruz. Birbirine kur yapan iki genç var. Diğerlerinden uzaklaşıyorlar. Bir tanesini Jaws denizde parçalıyor. Spielberg’in orijinal versiyonunda bu sadece filmin açılış sahnesi iken Bismuth burada filmi kesiyor ve son krediler akmaya başlıyor. Elbette kredilere filmin orijinal müziği de eşlik ediyor ki bence izleyiciye, kim bilir neler kaçırdığını hissettiren önemli bir unsur da bu çok şey anlatırmış gibi yapan müzik. Ayrıca çoğu izleyici, kredileri sonuna kadar izlemez. Bu video işinin bir özelliği de, ne çok kişinin bu filme ya da ‘ölüme’ suç ortağı gibi dahil olduğuna dikkat çekmesi. Ya da az önce izlenen filmin tüm bu kişilerin çabası ile filme alınmış bir kurmacadan ibaret olduğuna işaret etmesi. Bu iş de her Bismuth işi gibi rahatsız edici ve sorgulayıcı… Respect The Dead serisindeki diğer bazı Bismuth versiyonlu filmler; Goodfellas, Dirty Harry, Vertigo, À Bout de Souffle, The Magnificent Seven ve Dr. No.

Coming Soon

Bismuth’un eline düşen bir başka sinema fenomeni de ‘Coming Soon’lar. Sinemalarda pek yakında gösterilecek filmlerin duyurusunda kullanılan ibare. Bismuth’a göre filmlerin fragmanları çoğunlukla filmin kendisinden daha eğlenceli, vurucu ya da şaşırtıcı. Çoğu sinema filminin, fragmanının izleyicide vaadettiği duyguyu uyandırmadığına dikkat çeken Bismuth bu sefer sadece ‘Coming Soon’ları, ama yüzlercesini, arka arkaya getirmiş. Her birinin o vaatkar, iddialı müziğinin son birkaç notasını ve ekrada her seferinde farklı bir fontta, renkte, biçimde ‘Coming Soon’ yazışını bize izletiyor. Bu sayfalarda bir sergideki ‘Coming Soon’ yerleştirmesini görüyorsunuz. Video işinin kendisine de bir gün bir yerde rastlarsınız, umarım. Hipnotize edici bir tarafları olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Bu arada, Pierre Bismuth bir uzun metrajlı film projesi üzerinde çalışıyormuş. Yarı belgesel, yarı kurmaca bir film olacakmış. Yani ‘Pek Yakında’ sinemalarda izleyebiliriz. Ne çıkacağını merak ediyorum.

Ankara ve İstanbul Maceralarına Gelince…

Ankara Kalesi’nin fazla turistik olmaması hoşuna gitmiş. Kaleye ve çarşıya bayılmış. Tarihi bir bölgede yaşayan insanların olması, sokakta okuldan dönen çocukları görmek ona iyi gelmiş. İstanbul’un lafı geçince ise “Ooo, I love Istanbul!” diyor güçlü Fransız aksanlı İngilizcesi ile. Karısı Bulgar kökenli olduğu için ve nikah tarihi bienale denk geldiği için İstanbul’da evlenmeyi istemişler.

Hillsider, 2010

pb eternal yatay afis

pb oscar

pb following renkli

pb following

pb jungle

images

pb coming soon

pb film

b-511x383

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s