Home

Lalaland…

Çocukken siz de helikoptere ‘helihopter’, şemsiyeye ‘semşiye’ der miydiniz? Los Angeles’a yakıştırılan pek çok lakaptan biri de ‘Lalaland’. Kurgulanan gerçeğe yakışır.

Kaliforniya ve Los Angeles hakkında yazacak hem çok şey var hem de pek birşey yok. Neden derseniz, gitmeden gitmiş kadar olunan bir yer orası… Hollywood Bulvarı bildiğiniz gibi… Sunset, keza… Rodeo Drive deseniz eh, ‘Pretty Woman’da görmüştük. Mullhollond Drive aynı filmdeki gibi kıvrılıyor… O diyarın sanki herşeyine fazlası ile aşinayız. Gezdim, gördüm, yazarım diye masa başına oturdum ama elim çenemde, kukuman kuşu gibi düşünüyorum. Çektiğim fotoğraflara bakıyorum, kitaplarımı karıştırıyorum, internette geziniyorum. Nereden başlamalı… Nerede bitirmeli…

Anahtar Kelime: Kurgu
Baudrillard, ‘Amerika’ adlı kitabında eski dünyanın ihtiyar gözleriyle, bir sinema oyuncusu olan Ronald Reagan’ı başkan seçmiş olan, yeni dünyadaki Amerika’ya bakıyor. Gerçekle kurguyu, kurgulanan gerçeği, gerçekleşen kurguyu görüyor. Büyülenmekle dehşete kapılmak arasında gidip geliyor.

Kurgu kelimesi buraları tarif etmeye çalışırken kullanılacak en açıklayıcı kelime gibi.

JFK gerçekten karizmatik mi yoksa sadece fotojenik mi? Kaliforniya Valisi Arnold Swardzenegger, gerçekten politikacı oldu mu, rol mü kesiyor? 24 dizisindeki zenci başkan mı daha inandırıcı, Obama mı? Gördüğün neyse o mu? Ya da ne farkeder mi? Lal-lala diye sekerek gezmek istiyorum, herşey buna göre kurgulanmış, ama aklıma takılan şeyler çok. Örneğin sinema gişesindeki tombul zenci bana nereli olduğumu soruyor, sonra da Türkiye – AB ilişkileri hakkında yorum yapıyor. Hani Amerikalılar’ın dünyadan haberi yoktu? Salona giriyorum, arkama yaslanıyorum film başlıyor, Santa Monica’nın en iyi salonlarından birindeyim, görüntü ve ses senkronu tutmuyor. İki kere durdurup yeniden başlatıyorlar. Hani herşey tıkır tıkır işliyordu? Jilet gibi düzenlenmiş, belli aralıklarla palmiyeler dikilmiş, yaya ve bisiklet yolları, yüzme ve sörf alanları ayrılmış, cankurtaranları hazır bekleyen, otoparkına kadar düşünülmüş kilometrelerce uzanan sahilde yürürken, gördüğüm evsizleri, meczupları saymaktan kısa zamanda vazgeçiyorum. Çünkü çoklar. Devlete ait bakımevleri, masraf oluyor diye kapatılmış. Bir Arnold Szwardzenegger uygulaması. Ailelerinin teslim almadığı bu kimsesiz insanlar da sokağa düşmüş. Kimisi miskin. Kimisi hiperaktif. Hayali birilerine hararetli hararetli ne anlatıyor olabileceklerini merak ediyorum. Ama tembihliyim… Bu insanlarla göz göze gelmemek gerek, benimle konuşmaya çalışırlarsa hızla uzaklaşmalıymışım. Yerli zaten yok. Bakmak için vitrinler var. Ama gelin sizinle şöyle bir arkadan dolaşalım.

Yang-Na
Chumash ve Tongva kabilelerine mensup yerliler yani Kızılderililer buraya Duman Diyarı ya da Yang-Na diyorlarmış. Nedeni, sabahları Los Angeles’ı basan sis. O sisli puslu hava, hala sabahları Los Angeles’ın üzerinde asılı duruyor. Ama önce köle olarak kullanılan sonra da salgın hastalıklara yenik düşen, zaten çoğu katledilmiş olan yerliler 1920’li yılları nüfuslarının ancak %5’i ile karşılayabilmişler. Onlar da çoğunlukla Şaman inançlarını Hıristiyan inançlarına devşirmiş olarak. Yani “En iyi Kızılderili ölü Kızılderili’dir” cümlesi, sadece bir film repliği değil. Bugün, Los Angeles’ın sembollerinden biri sayılan palmiyeler bile Dumanlı Diyar Yang-Na topraklarında bulunmazmış. Beyazlar ekmiş. Şimdi palmiyeler her yerde… Kızılderili ise hiç görmedim. Onlardan geriye birkaç sepet ile tüylü birkaç başlık kalmış, kala kala… Müzelik.

‘My Darling Clementine’
1781… Lalaland olarak anılmaya daha çok var. İspanyollar uuupppuzuuuuun bir isim koyarak Los Angeles’ı kuruyorlar: El Pueblo de Nuestra Señora la Reina de los Angeles del Río de Porciúncula. Önce Meksikalılar’ın buralar, sonra ABD’ye katılıyor. İsim bu sırada kısalmış ve Los Angeles’a dönüşmüş olmalı. 1848-1855 yılları arasında Kaliforniya’da ‘Altına Hücum’ dönemi yaşanıyor. (Bkz. aynı isimli, hala taptaze Charlie Chaplin klasiği) Sadece Amerika’dan değil dünyanın dört bir yanından 300 bin kişi, karadan ve denizden buraya akın ediyor. Bölge büyük bir ‘gelişim’ gösteriyor. Gelişimden kasıt göçmenler tarafından köyler kuruluyor, köyler kasaba, kasabalar şehir, şehirler metropole dönüşüyor. Demiryolu geliyor, buharlı vapurlar çalışmaya başlıyor. ‘My Darling Clementine’ bir altın madencisinin ölen kızına ithafen aşığı tarafından yazılmış, Kaliforniya yöresinden folk şarkısı. Altın arayışı küçük beyaz bir zümrenin büyük kazanç sahibi olmasını sağlarken çevre zarar görüyor, yerinden yurdundan edilen ve katledilen yerlileri de unutmayalım. Tarihçi H. W. Brands, ‘Amerikan Rüyası’ tabirinin aslının, altına hücum ile bağlantılı olarak ‘Kaliforniya Rüyası’ olduğu belirtiyor. Sonradan evrilip bütün ülkeye maledilmiş. Hiç de akla uzak değil.

Yeni İcat Çıkar!
Artık havasından mıdır suyundan mıdır, göçmenlerin cüretinden midir, gözüpekliğinden midir bilinmez, altın çılgınlığını takip eden yıllarda Kaliforniya başka alanlarda cazibe merkezi haline geliyor. Altın arayışından zarar görmemiş yerlerde tarım, kara altın tabir edilen petrol, sinema, uçak endüstrisi ve son olarak internet… Burada herkes yeni icat peşinde… Sanki dünya da onların peşinde. Genel Kaliforniya girişinden sonra bu sapaktan Hollywood’a çıkıyoruz. Ne de olsa 1910’larda sinema ‘en son’ icatlardandı.

Amerika’da ilk filmler New York’ta çekilmiş olsa da endüstri, çeşit çeşit açık alana ve film çekmek için elzem olan güneşli havalara sahip Los Angeles’ta kuruluyor. Kaynaklar sinemacıların New York’tan kaçmasının bir nedininin ya da bir avantajının daha olduğunu söylüyorlar. Malum o yıllar henüz elektrik pek yaygın değil. New Jersey’de yaşayan Thomas Edison isimli mucit yeni gelişen sinema teknolojisine dair pek çok patenti elinde bulunduruyor. Organize sinemacılar, Kaliforniya sahillerinde patent konusuna ve masrafına fazla takılmadan işlerini yürütüyorlar. Thomas Edison bir ajan gönderip suçüstü yapmak istese, bunu önceden haber alıp Meksika’ya tatile çıkıyorlar. Kaç, göç, heyecanlı bir hayatları var, yani.

1920’li ve 1930’lu yıllarda Los Angeles’ta herşey bu yükselen sinema işine hizmet etmek, onu yüceltmek ya da ondan faydalanmak için kurgulanıyor. Ne de olsa Hollywood’un altın çağı yaşanıyor. (Bkz. 20’lerde LA neye benziyordu merak edenler için Clint Eastwood’un yönettiği ve Angelina Jolie’nin oynadığı Changeling) Aynı yılların Caz Dönemi olduğunu da hesaba katın. Fıkır fıkır bir ortam. Şehirde ise bir yanda İspanyol Koloniyal tarzına öykünen süslü püslü yapılar, diğer yanda sert hatlı ama zarif Art Deco binalar, bunların hemen yanı başında yükselen modern gökdelenler… Sunduğu konfordan emin, mağrur oteller… Ve elbette çok gösterişli sinema salonları. Paramount, RKO, 20th Century Fox, Metro-Goldwyn-Mayer ve Warner Bros gibi büyük film şirketleri arasında film rekabeti olduğu gibi gösterişli salona sahip olma konusunda da rekabet var. Bu salonlardan bazıları zaman içinde harap olmuş veya başka şeylere dönüştürülmüş olsa da ayakta kalan bazıları hala önemli film galalarına ev sahipliği yapıyor.

Hollywood kalabalıklaşınca yıldızların yaşama alanı Beverly Hills’e kayıyor. Sinema endüstrisinin şaşaasını yansıtacak çeşitli üsluplardaki havuzlu, bahçeli villalar giderek artıyor… (Bkz. 1950 yapımı Sunset Boulevard isimli kara film)

1960’larda Sunset Bulvarı müzik kulüpleri ile ön planda ve sinemaya kardeş müzik endüstrisi kayıt stüdyoları ve ofisleri ile Los Angeles’a yayılmış durumda. (Bkz. The Doors filmi, Oliver Stone’dan)

1985 yılında Hollywood Bulvarı, bizim SİT alanı tarzı bir korumaya alınıyor. Nedeni Hollywood’un tarihi önemi… Amaç Hollywood’un geçmişinin, her zaman geleceğinin de bir parçası olmasını sağlamak… Bu yaklaşımın saygı doluluğu bir yana ‘tamamen duygusal’ nedenleri de var. Binlerce yıllık tarihi eserlerini ya da kendi yakın tarihinin izlerini koruma altına almaktan, onları anlamlı bir kurgu içinde sunmaktan aciz bir ülkenin vatandaşı olarak gıpta ediyorum desem, az gelir… İşin doğrusu, kıskançlıktan çatlıyorum, demek olacak… Daha geçen ay Troya Harabelerini geziyordum da… Neyse… Neyse diyelim, rahatlayalım… Bari bir ara başlık atayım, bir paragraf yapayım filan da, o sırada yatışırım belki.

Şu Ünlü Hollywood Yazısı
Altına hücumdu, sinemaya hücumdu, petroldü, üzüm bağlarıydı derken iyice zenginleşen Los Angeles’ta emlak işleri almış yürümüş… Yere göğe satılık arsa ya da satılık mülk gibi duyurular konmaya başlamış… Bu noktada açıkhava reklamcılığının, maksadını çok aşan nadide bir örneği ile karşı karşıya geliyoruz; şu ünlü Hollywood yazısı. Yazı, 1923 yılında, o civardaki emlak piyasasına dikkat çekmek için Lee Dağı’nın zirvesine yakın, Hollywood’u tepeden gören bir yere dikilmiş ve orijinalinde ‘HOLLYWOODLAND’ yazıyormuş. Tam 21 bin dolara malolmuş. Uzaklardan gözü yakalasın diye, azıcık altına da beyaz bir nokta kondurmuşlar. Yazı, ışıklı olduğundan gerektiğinde lambalarının değiştirilmesi ve bakımı için tutulmuş bir görevli, yazının hemen arkasına gizlenmiş kulübede yaşıyormuş. 1932 yılında, hayalleri kırılan 24 yaşındaki aktrist Peg Entwhistle, yazının ilk harfinden aşağı atlayarak intihar etmiş. İntiharının ertesi günü bir başrol teklifi mektubunun evine ulaştığı söyleniyor. Kurgucunun yalancısıyım. 1939 yılında yazıyı aydınlatan 4000 ampul çalınmış. Yazı giderek bakımsızlaşmış. 1949’da Hollywood Ticaret Odası konuya el atmış, ‘LAND’ ekinin çıkarılmasını ve bakımının yapılıp ‘HOLLYWOOD’ olarak yerinde bırakılmasını sağlamış. Ayrıca bu yazı, logo olarak kayıt altına alınmış ve Hollywood’un tüm hediyelik eşyalarında kullanılmaya başlanmış. Artık o kadar tanınıyor ki bu sayfada fotoğrafı olmasa bile gözünüzün önüne geldiğinden eminim. Sembol yazı, Los Angeles’ın, nam-ı diğer Dumanlı Diyar’ın, hava kirliliği ile yoğunlaşan sisli puslu manzarasında bazen göze gözükmese de hala yerinde dikiliyor.

1990’lar ve 2000’ler
1990’ların Hollywood’u neye benziyordu denirse yine kısa yoldan bazı filmlere referans veresim var; Lost Highway, Night On Earth, Pulp Fiction, Falling Down hatta Speed… Sonra Magnolia, City of Angels, The Big Lebowski. Hepsi ayrı telden çalan filmler ama, ortak noktaları hikayelerin Los Angeles’ta geçiyor olması.

Bu filmlerde Winona Ryder, Jim Jarmusch’un ‘Night On Earth’ünde film yıldızı olma teklifini elinin tersiyle iten taksi şöförü, Michael Douglas her işi ters giden ama amacına ulaşmak için şehri bir baştan bir başa kat eden kafayı sıyırmış bir adam, Nicholas Cage bir ölümlüye aşık olan ve gökdelen çatılarından şehre bakan melankolik bir melek… Biz Los Angeles’ı onların gözünden izliyoruz. Lost Highway’de ise Los Angeles gizemli ve rahatsız edici bir kabus yeri. Neşeli katliam filmi Pulp Fiction’da ise şehir retro tadında.

2000’lere geldiğimizde Los Angeles; The Million Dollar Hotel, Erin Brokovich, Mulholland Drive, Crash ve Collateral gibi pek çok filmde görünüyor… Biraz kabus biraz Amerikan Rüyası, yine ortaya karışık.

Hollywood hala sinema endüstrisinin baş şehri ama yaşadığımız zamanlardan mıdır nedir, artık hiç de ulaşılmaz, uzak durmuyor. Bilgi her yerde, görüntü her yerde… Tabii belli bir bakış açısı ile kurgulanmış olarak.

Hollywood’u gördün, hayal ettiğin gibi miydi diye sorarsanız… evet herşey filmlerde gördüğüm gibiydi, ama hayalimdeki, varolandan daha tatlıydı, daha ihtişamlıydı derim. Sinema için yapılan iddialı edebiyat uyarlamaları da bazen böyle hissettirir.

Bu yazıya başlamak zor oldu ama, bitirmek daha zor olacak gibi… En iyisi bir seri yapmak… Bu, ‘kurgu’ daha çok su kaldırır. Lal-lala…

Gelecek sayıda Hollywood’un şaşalı sinema salonları, altın yılların ulaşılmaz yıldızları, stüdyo sistemi, Oscarlar, otel kültürü ve biraz da Los Angeles’ın Çinlileri diyerek devam…

Bu yazı Hillsider Magazine Sonbahar 2009 sayısında yayınlanmıştır.

la tour - 105

la tour - 104

la tour - 116

la venice beach - 036

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s