Home

Nerede kalmıştık? Narenciye bahçelerinden Oscar ödüllerine… Tarihi sinema salonları, stüdyo sistemi ve Hollywood yıldızları üzerinden ‘Los Angeles kurgusu’nu mıncıklamaya devam… 1920’lere uzanıyoruz.

I.Dünya Savaşı’nın başladığı tarih olan 1914’e kadar Paris, diğer pek çok konunun yanı sıra sinemanın da merkeziydi. Fransızlar tüm iş güçlerini ve maddi varlıklarını savaşa yönlendirince onların bıraktığı boşluğu savaşa girmemiş, para ve iş gücü sahibi Amerikalılar doldurdu. 1910’larda Hollywood, henüz narenciye bahçeleri ile çevrili mayışık bir yerdi. Ancak bu hali fazla devam edemeyecekti. 1912’de Universal, 1916’da Paramount, 1919’da United Artists kuruldu. Amerika’nın en ücra köşelerinde bile irili ufaklı sinema salonları açılıyordu. Yıldızların büyük seyirci kitlelerini sinema salonlarına çektiği anlaşılmıştı. Şımarık yıldızların hükümranlığı altına girmek istemeyen yapımcı ve yönetmenler de birleşip kendi yapım şirketlerini kuruyor, kendi yıldızlarını yaratıyorlardı. Charlie Chaplin ve Mary Pickford gibi yıldızlar ise kendi film stüdyolarını açarak bağımsız kalmaya çalışıyorlardı. 1920’lerin başında ABD’nin en büyük beşinci endüstrisi, sinema endüstrisiydi.

MGM (Metro-Goldwyn-Mayer), ‘gökteki yıldızlardan daha çok yıldıza sahip olmakla’ övünüyordu… Nicelik konusunu bilemeyeceğim ama, ‘sahip olmak’ açısından bu doğruydu. Yıldızlar, stüdyo kararı ile isimlerini değiştiriyor, evleniyor, popüleriteleri sönünce de kenara atılıyorlardı. Buyrun size bir anekdot… Dönemin yıldızları Vilma Banky ve Rod la Rocque, stüdyo kararı ile evlendirilmişti. Büyük ses getiren düğünde, bir gazete muhabiri genç çifte ilk çocuklarına verecekleri ismi sorar… Banky’nin cevabı; “Bilmiyorum, Bay Goldwyn’e sorun.”

Yıldızlar, kazandıklarından daha fazla para harcamaları için stüdyo tarafından cesaretlendiriliyorlardı; eh borç yiğidin kamçısıdır, bir de stüdyoya borçlu yıldız, sadık yıldızdır. Ayrıca yıldız dediğin de herkes gibi yaşamaz. Öte yandan 1920’li yıllar stüdyoların oyuncularla yaptıkları sözleşmelere ‘toplumun ahlaki değerlerine uygun davranma’ şartını koymaya başladıkları yıllardı. Stüdyolar herşeyi kontrol altında tutmalıydı. İmaj herşeydi. Yıldızlar, beyaz perdede canlandırdıkları tiplerin bir uzantısı gibi davranmak zorundaydılar. Yakışıklı bir jön eşcinsel olamazdı, bir seks bombası çocuk doğuramazdı. Stüdyolar sadece film senaryolarını değil yıldızların hayat kurgularını da oluşturuyorlardı.

Hollywoodlular için sinema biraz sanat, biraz bilim, çokça ticaret ve kesinlikle büyük bir eğlendirme aracıydı. ‘Sinema’ eğlencesinin mabedleri de olmalıydı; Hayal Sarayları.

Los Angeles’ın Hayal Sarayları
Stüdyolar bir yandan yıldızlarını besleyip film üretirken bir yandan da kendi sinema salonlarını açarak filmlerinin dağıtımını yapıyorlardı. Bir nickel’e film gösteren, ‘nickelodeon’ adlı, derme çatma yapılar da vardı ama stüdyolar ürünlerini olabildiğince egzotik binalarda izleyiciye sunmak istiyorlardı. Bu binalar öyle olmalıydı ki izleyici daha binadan içeri girmeden bir masal diyarına ayak basıyor gibi olsun, bir başka aleme, kendi küçük hayatından daha büyük bir aleme dalsın. Gerçek hayatın sıkıcılığından, dertlerinden kopsun…

Bir yandan tiyatro binası olarak inşa edilen yapılar sinema salonuna çevrilirken sadece sinema filmleri göstermesi amaçlanan heybetli ve eksantrik binalar da film prömiyerlerine yetişecek şekilde, hızla yapılıyordu. Elbette bu yönelim tüm ABD ve dünya için geçerliydi ama Los Angeles’ın konumu daha özeldi. Hollywood stüdyoları, inşa ettirdikleri sinema salonları ile rakiplerine, izleyicilerine ve dünya aleme gövde gösterisi yapmış oluyorlardı. Bazı salonlar önemli filmlerin galaları için ucu ucuna yetiştiriliyordu.

Barok tarzını İtalyan, Fransız, İspanyol mimari öğeleri ile harmanlamış, 1000 koltuklu Tower Theatre (1927) ya da Kolomb öncesi Maya uygarlığının tarzını yansıtan Mayan Theatre (1926), başta tiyatro binası olarak yapılmış olsalar da kısa zamanda sinemaya dönüştürüldüler. Vista Theater (1923) ise o yıllarda çok popüler olan Mısır tarzı iç dekorasyona sahip, 600 koltuklu bir vodvil tiyatrosuydu. ‘Hareketli resimler’ göstermeye başladıklarında sinema bileti 10 centti, şekerleme ise 5 cent.

Öte yandan, Hollywood’un babası olarak anılan emlakçı Charles Toberman, Hollywood sinema salonlarının yan yana sıralanacağı bir bölge yaratmak peşindeydi. Sid Grauman ile birlikte Egyptian, El Capitan ve Chinese salonlarını inşa ettiler.

1922’de açılan Egyptian Theatre’ın yalnız adı değil, dış cephesi de Mısır etkisini yansıtıyordu. Bu Mısır sevdası nereden geliyor derseniz, tam da o yıl Mısır’da Tutankhamon’un mezarının, uzun süren arkeolojik kazılar sonucu bulunduğunu hatırlatmak isterim. Müzenin girişinde, kazılarda çıkan heykellerin ve sütunların imitasyonları dekor olarak bulunuyordu. Hediyelik eşya dükkanları da girişin iki yanına sıralanmış durumdaydı. Çatıda Mısır kostümlü bir aktör ileri geri yürüyerek ilgi çekiyor ve seans başlangıçlarını duyuruyordu.

Grauman’s Chinese Theatre (1927) ise izleyicileri, kapısında ejderhalar ve Çin süslemeleri ile karşılıyordu. Açılışta, Norma Talmage adlı yıldız yanlışlıkla kaldırımdaki ıslak çimentoya bastı. Sid Grauman, bu yanlışlığı bir geleneğe dönüştürdü. Hollywood yıldızları o günden beri gururla ıslak çimentoda el ve ayak izlerini bırakıyorlar. Bugün Oscarların dağıtıldığı Kodak Tiyatrosu, o Chinese Theatre’ın biraz ilerisinde bulunuyor. Chinese, yapıldığından beri pek çok filmin prömiyerine ev sahipliği yaptı. 1931’de ‘Hell’s Angels’ filminin açılışı için toplanan kalabalık, caddenin iki tarafını da kaplıyordu. Ve bu hiç de sıra dışı bir görüntü değildi. ‘Wizard of Oz’ filminin galası da yine burada yapılmıştı. ‘Harry Potter’ serisinin ilk filminin galası da burada gerçekleştirildi.

Eklektik bir havası olan El Capitan (1926) İspanyol-Koloniyal ve Doğu Hindistan tarzında inşa edilmişti. Orson Welles’in sinema tarihine geçen filmi Yurttaş Kane’in prömiyeri El Capitan’da gerçekleşti.

United Artists Theatre, kurucuları arasında Charlie Chaplin’in de olduğu stüdyonun sinema salonuydu. Gerçi Chaplin, stüdyonun salon sahibi olmasına taraftar değildi, bunun yerine film üretmeye odaklanmaları gerektiğini düşünüyordu. Buna rağmen UA sinema salonu işine girdi. Ortaklardan Mary Pickford’un Avrupa’daki şatolara duyduğu hayranlık nedeni ile Los Angeles’daki bu salonun dış cephesi şatoya benzetildi ve salonun açılışı 1927’de Mary Pickford’un başrolünde oynadığı bir film ile yapıldı.

The Los Angeles Theatre, Charlie Chaplin’in ‘City Lights’ fiminin prömiyeri için alelacele yetiştirilmiş bir salondu. Bu son derece gösterişli binanın içi Fransız barok tarzına sahipti ve tam ortada yükselen merdivenleri göz dolduruyordu. Altın kakmalı süslemeleri ile yapı, sinema salonundan çok eski dünyadaki operaları andırıyordu. The Los Angeles Theatre, 1 milyon dolardan fazlaya mal olmuştu.

El Capitan, Grauman’s Chinese, Los Angeles, Orpheum, Tower, Mayan, Globe, Million Dollar, Arcade, Palace, Rialto, Warner Bros, United Artists ve daha onlarcası… Los Angeles’ta artık her köşede, narenciye bahçeleri yerine Hayal Sarayları vardı.

En Yeni En İyi
Warner Brothers yapımcılığında 1926’da ilk sesli film ‘The Jazz Singer’ çekildi. Filmin adı dönemin ruhunu işaret ediyordu. Amerika’dan dinamizm, zenginlik, neşe ve iyimserlik taşıyordu. Avrupa ise yorgun, yoksul, keyifsiz ve iki büyük savaş arasında elbette kötümserdi. İçe dönüktü. Moderniteye göre, eski herşey kötüydü, kötü herşey eski. Gelenekten kopma sancıları içinde en yeni, en iyiydi. Fazla bir geleneğe sahip olmayan Amerika da yenilik konusunda en cüretkardı.

Amerika ve Avrupa arasında ortak çalışmalar, bu erken dönemden itibaren başladı. Eski dünyanın siyasi huzursuzluğundan bunalan Avrupalı sinemacılar için Hollywood cennetti. Amerika’nın aşırı iyimserliğini dengelemek için de örneğin, Alman karamsarlığı birebirdi. Amerikalı izleyicilere Avrupalı yıldızlar ‘egzotik’ geliyordu. MGM’in yıldızı, İsveçli Greta Garbo’ya karşılık Paramount, karizmatik ve gizemli Alman Marlene Dietrich’i lanse ederken, Fransız filozof Henri Bergson sinemaya düşünsel açıdan yaklaşıyordu. Paramount şirketi, ‘Peter Pan’ oyunu ile dikkat çeken Sir James Barrie ve ünlü bilim-kurgu yazarı H.G. Wells ile anlaşma yapıyor, Bernard Shaw için de şansını deniyordu. 1920’ler, sinemanın her kesimden insan tarafından en çok ilgi gördüğü dönemdi. Film eleştirmeni David Thomson, o yıllarda ABD’de nüfusun %65’inin düzenli olarak sinemaya gittiğini aktarıyor. (2000’lerde bu rakam %15. Aradaki uçurumu televizyon, internet, video ve dvd oynatıcılarına borçluyuz. Yani daha yeni şeylere…)

Modernizm, art deco, kadın hareketleri, teknoloji, radyo, sinema filmleri ve caz tınıları arasında geçen çılgın yılların sonunda, 1929’da Wall Street’in çöküşü ile yaşanan büyük buhran sinemayı da sarstı. Ama azıcık. Bunalan insanlar, yıldızlarını izlemek için yine sinema salonlarını dolduruyorlardı. 1935’te, sadece ABD’de, yılda 8 milyon sinema seyircisi vardı.

Stüdyolar Ayrışıyor, Türler Oluşuyor
En Avrupai stüdyo Paramount’du, tarzı diğerlerine göre daha sofistike ve şıktı. Warner Bros ise dönemin ruhunu yansıtan, halk işi filmler yapıyordu. Gangster filmlerini geliştiren bu stüdyoydu. Irk ayrımı üzerine de film yapıyorlardı. Universal bir yandan Frankenstein ve Dracula ile korku ve gerilim türünde önemli örnekler verirken bir yandan da müzikaller çekiyordu. Twentieth Century Fox, yüksek teknolojiye daha hakimdi, hafif müzikaller ve tarihi filmler çekiyorlardı. MGM yıldızlarını ön planda tutmaya devam ediyordu. Oscar olarak bilinen akademi ödüllerinin oluşmasının ve 1929’dan itibaren gelişerek sürdürülmesinin arkasındaki itici güç MGM stüdyolarıydı. 1937’de Walt Disney ilk uzun metrajlı çizgi filmini gösterime sokmuştu; Pamuk Prenses ve 7 Cüceler. Bu çizgi filmi Pinokyo ve Fantasia takip etti. Sinema denen bu icat, 7’den 70’e herkese hitap ediyordu. 1930’lu yıllar sinemada türlerin oluştuğu ve formüllerinin belirlendiği yıllardı.

Hollywood filmleri sadece ABD’de değil, Avrupa’da da çok ilgi görüyordu. Avrupalı isimlerle çalışmak, bu pazara ulaşmak açısından da Hollywood için gerekliydi.

Hollywood’da tüm bunlar olup biterken dünyanın geri kalanında ne oluyordu? Elbette dünyanın geri kalanında da filmler çekiliyordu ama Amerikan filmleri bir başkaydı… En hedonist onlardı. Ve anlaşılan hedonizm iyi satıyordu.

Los Angeles’taki Hayal Sarayları’nı didikleyen bu yazıyı, keskin bir yorumla noktalamak istiyorum… Los Angeles, nam-ı diğer Lalaland ya da Big Orange’ta geçen polisiyeleriyle ünlü, yazar ve senarist Raymond Chandler’a (1888-1959) göre “Los Angeles; büyük ve zorlu bir şehirdir ancak, kağıt bir bardak kadar kişilik sahibidir”… Beyaz perdede, sert erkek Humphrey Bogart tarafından canlandırılan dedektif karakteri Philip Marlowe’un yaratıcısı Raymond Chandler’a bu cümleyi kurdurtan neydi, kim bilir?

Meraklıları için 40’lar ve sonrası gelecek yazıda… O heybetli sinema salonlarının, ucuzun ucuzunu satan ‘1 dolar’ dükkanlarına dönüşmelerini de o arada anlatırım. Oscarlar ve Hollywood’daki cadı avı da sonraya kaldı.

Meraklısına Notlar
-Yardımlarından dolayı Bill Counter’a tesekkür ederim.
-Bu konuya dair bilgi ve görseller için http://www.losangelestheatres.googlepages.com ve http://www.you-are-here.com adreslerine göz atabilirsiniz.

Bu yazı Hillsider Magazine Kış 2009-2010 sayısında yayınlanmıştır.

la santa monica beach - 006

la tour - 015

la tour - 046

la tour - 071

la tour - 078

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s