Home

Kurgu kalmadı gerçeği verelim… Şaka şaka, aslında gerçek kalmadı kurguyu verelim. Yok bu da olmadı, biz birşeyler verelim siz de artık idare edin.

İki yazıdır Kaliforniya ile Los Angeles’ın kuruluşunu, sinemanın yaygınlaşmasını, Hollywood’un ticari sinemanın üretim merkezi haline gelişini, stüdyo sisteminin güçlenişini… yoruldunuz mu? Ama bitmedi: hayal sarayları denen gösterişli sinema salonlarının hızla inşa edilip dolup taşmasını anlattım. Böylece 1800’lerin sonundan 1930’lara geldik. Bu sefer 1940’lardan bugünlere uzanacağız. Sinema salonları alışveriş merkezlerine taşınacak, eski şaşalı salonlar depolara ya da ucuzcu dükkanlara dönüşecek. Azzz sonra…

Hadi, gerçek ile kurgunun devamlı birbirine ikame ettiği diyara buyrun…

Los Angeles’tan Lalaland’e
Kızılderililer, ‘Dumanlı Diyar’ Yang-Na’dan silindikten sonra oralar beyaz insanın ‘Özgürlükler Ülkesi’ oldu. Altına hücum eden beyazların ışıltılı düşleri vardı. Gemilerle buralara köle olarak taşınan siyahlar ise düşlerini çok sonra seslendirebilmeye başladılar. İnsan azmi sayesinde, narenciye bahçeleri, üzüm bağları ve doğal bitki örtüsünde yer almadığı halde palmiyeler ile dolan Kaliforniya, ılıman iklimi ve göz alabildiğine uzanan kumsallarıyla emlakçıların da gözdesiydi. Biraz petrol bile çıkıyordu, ama… Bu noktada direksiyonu Los Angeles’a kırmamız gerekiyor. Çünkü Kaliforniya eyaletini dünyaya asıl duyuran Los Angeles, nam-ı diğer Lalaland… Bu takma isim, melekler şehrinin adındaki tüm tanrısallığı nasıl da anında yerle bir ediveriyor, değil mi? Onu biraz çocuksu ama aynı zamanda umarsız ve havai, bambaşka bir hale büründürüyor. Los Angeles’ı Lalaland’leştiren, ne rastlantıdır ki adında yine kutsallık geçen bir yer; Hollywood…

Ödüller Diyarı
Los Angeles tam bir ödüller diyarı… Oscar (1929), Golden Globe (1944), Emmy (1949), Grammy (1959)… Ödüllerin verilmeye başlandığı yıllar bile aslında çok şey anlatıyor.

Önce söz vardı gibi, önce Oscar vardı… Amerikan film endüstrisi ikinci dünya savaşı sonrası ülke dışındaki pazarları yeniden keşfetti, böylece yabancı eleştirmelenlerin Amerikan filmlerine verdiği Golden Globe doğdu. Ardından, sinemanın tek başına iktadar olduğu dönemi sarsan televizyon dönemi başladı. Emmy Ödülleri televizyon yıldızlarını taçlandırmakta geç kalmadı. Sinema, televizyonun karşısında tekrar dengesini bulurken müzik patlaması yaşandı… Artık en kazançlı, en popüler ve en yeni iş dalı sinema ya da televizyon değil müzikti. Grammy Ödülleri de böylece ortaya çıktı. En yenisi bile yarım asırdır verilmekte olan bu ödüller arasında Los Angeles’a en çok damgasını vurmuş olan, Oscar ödülleri. Yani Akademi ödülleri.

Ana akım sinemacılar için Oscar ödülleri mesleğin zirve noktası sayılıyor. O zirve doğal bir coğrafi şekil değil. İnsan eliyle 1927’dan beri inşa ediliyor. 36 kişiyle yola çıkan Akademi’nin bugün 6000’den fazla üyesi var. İlk Akademi Ödül töreni 1929’da Hollywood’daki Roosevelt Hotel’de 250 konuk ile gerçekleştiriliyor. Kazananlar aylar öncesinden açıklandığı için büyük bir heyecanın yaşanmadığı tören daha çok yemekli bir yılbaşı partisini andırıyor. Tavandan sarkan süslemelere baksanıza… Sonraki yıllarda kazananların o gece duyurulması tercih ediliyor. Ve tüm sinemaseverlerin de heyecana ortak olması için radyodan canlı tören yayını başlıyor. Aynı yıllarda konukların sayısı arttığı için ödül töreni otellerden büyük tiyatro salonlarına taşınıyor ve Akademi Ödülleri okyanusaşırı olarak da radyodan canlı yayınlanır oluyor. 1953’ten beri ise bu tören televizyondan canlı olarak izlenebiliyor. Hem de dünyanın dört bir yanından.

Oscar’ınızı Nasıl Alırsınız?
Bugüne kadar 3 bine yakın Oscar ödülü verilmiş, heykelciğin görünümü neredeyse hiç değişmemiş. Sadece 1930 – 1950 arasındaki yıllarda, belki de bir hoşluk olsun diye, çocuk oyunculara heykelciğin minyatürleri verilmiş. Vantrolog Edgar Bergen’e ‘çenesi hareketli’ tahta bir Oscar heykeli verilirken Walt Disney’e, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’i temsilen, bir tam boy ve yedi küçük boy Oscar’dan oluşan bir heykelcik verilmiş. İkinci Dünya Savaşı sırasında Oscar’lar metalden yapılmamış, savaştan sonra bunlar altın heykelciklerle değişitirilmiş. 1949’daki 501’inci Oscar heykelciğinden itibaren verilen heykelcikler numaralandırılmaya başlanmış. 1950 yılından bu yana ödül alanların Oscar heykellerini satmalarına izin verilmiyor.

Bütün ihtişamına karşı, Oscar ödülünün her dünyalının hayalini süslediği söylenemez. Örneğin Marlon Brando, hem Osar ödülünü hem de Golden Globe ödülünü reddetmiş bir kişi. Golden Globe’u reddetmesinin nedeni ABD’nin emperyalizmini ve ırkçılığını proteste etmesi, Oscar’ı reddetmesinin nedeni ise Kızılderililer’e yapılanlarmış. Çok kılçık biri yani bu Marlon hem de Brando…

Öte yandan, ne demişler; ‘biri yer biri bakar, kıyamet bundan kopar’…

Hani Bana Hani Bana
Oscar’ı hakettiği halde alamadığını söyleyenler de var. Örneğin zenciler. Walt Disney’e kişisel olarak, yaşarken 20 Oscar (6 tane de ölümünden sonra) veren Akademi, siyah sinemacılara karşı bu derece bonkör değildir. Siyahlardan Oscar’ı alan ilk oyuncu Hattie McDaniel. Gone With The Wind’deki hizmetçi rolüyle, yardımcı kadın oyuncu Oscar’ını kazanan Hattie McDaniel töreni, arka tarafta siyahlara ayrılan bölümden izlemiş. O tarihte yayınlanan Daily Variety dergisi bir siyahın Oscar törenini beyaz konuklar ile aynı salonda izlemesinin bile bir ilk olduğunu yazıyor. Siyah komuoyunun, klişelere hizmet ettiğini düşündüğü ve aşağılayıcı bulduğu, bu hizmetçi rolünden memnun olduğu pek söylenemez. O günden bugüne Sidney Poitier, Denzel Washington, Halle Berry gibi isimler de Oscar aldı. Ama söylenen o ki, asıl sorun siyahların kendilerine klişe olmayan, derinlikli roller bulmalarında… Bir renk, bir doku, çeşni olsun diye filmlere serpiştirilmek istemiyorlar.

Yönetmenler ve Kadın Yönetmenler
Yönetmenler ve kadın yönetmenler… Bir filmi bir kadın yönetince o, ‘kadın yönetmen’ oluyor. Erkek yönetince e, adı üstünde ‘yönetmen’. Bir film kadın karakterlere odaklanınca o film ‘kadın filmi’ oluyor. Ama örneğin ‘Lawrence of Arabia’(1962)… En iyi film Oscar’ına sahip olan bu ‘film’de konuşmalı rolü olan bir tek kadın yok. Lawrence of Arabia ile ilgili ‘erkek filmi’ ibaresine hiç bir yerde rastlamadım. Neyse… Oscarlar dağıtılmaya başladığından bugüne dek sadece dört defa, yönetmenlik yapan kadınlar bu ödüle aday gösterildi; Seven Beauties (1976) filmiyle Lina Wertmüller, The Piano (1993) filmiyle Jane Campion, Lost in Translation (2003) filmiyle Sofia Coppola. “The Hurt Locker” filmiyle Kathryn Bigelow 2010 yılında en iyi yönetmen Oscar adayları arasında gösterildi ve hatta kazandı. Bu bir istisna mı sayılır, yoksa kaideler mi değişiyor, zaman gösterecek… Bazı kadınlar bu durumun ancak kotalar koyarak aşılabileceğini düşünüyor. Malum, dünya nüfusunun yarısı kadın olduğu halde parlementolarda kadınların temsili de ancak kotaların zorlaması ile gerçekleşiyor.

İlla da Seksi Olsun
Yönetmenlik bir yana, kadın oyuncuların Hollywood ile ilgili siyahlara benzeyen şikayetleri var: Filmlerdeki baş kadın kahramanların azlığı, kadınlara yazılan rollerin klişeliği, sığlığı… Kadınların kazandığı paralar da erkeklere göre daha düşük. Üstelik onlara sunulan çalışma ömrü erkek oyunculara göre oldukça kısa. Meryl Streep gibi 60 yaşında hala arka arkaya film çevirmeyi ve ilgi görmeyi başaranlar istisna. Geri kalanların akıbetini merak ediyorsanız size bir belgesel önerebilirim. Kendisi de başarılı bir oyuncu olan Rosanna Arquette’in yönettiği ‘Searching for Debra Winger’ isimli filmi. Rosanna Arquette’e göre sorun sinema dünyasındaki yazan ve yöneten kadın sayısının azlığı değil, senaryolarda orta 
yaşlı veya yaşlı kadın karakterlerin ya hiç olmaması ya da kıytırık portrelerle geçiştirilmeleri. Belgeselde, 3 Oscar adaylığı bulunduğu halde 41 yaşında sinemaya veda eden Debra Winger’ın yanı sıra Jane Fonda, Vanessa Redgrave, Sharon Stone, Gwyneth Paltrow, Salma Hayek, Meg Ryan, Whoopi Goldberg gibi 25 kadın oyuncuyla 
yapılan röportajlar var. Anlaşılan, Hollywood denen kutsal topraklarda, kadınların illa seksi olması gerekiyor… Ama o zaman da ciddiye alınmamayı sineye çekmeleri bekleniyor. Aptal sarışın ve seks bombası gibi sıfatlarla anılan Marilyn Monroe, hayatı boyunca Oscar alamamış, bu ödüle aday bile gösterilmemiş, seksi rollere sıkışmış Hollywood yıldızlarından biri. (A, bu arada Akademi komedi filmlerine de pek düşkün değil. Müzikal-komedi diye bir dalı vardır, ikisi birarada.) Marilyn Monroe, Some Like It Hot (1959) filmindeki rolü ile Golden Globe alabilmiş sadece. Onun hakkında az bilinen şeylerden biri ise stüdyo sistemini delmeyi başarmış olması. MM adıyla kendi prodüksiyon şirketini kuran Monroe ölmeseydi acaba kaç yaşına kadar kariyerini sürdürebilecekti? Çıtır çıtır bir seksilik sunamayacağı yaşlarda kendisi ile ne yapacaktı?

Stüdyo Sistemi
1939 yılı, II. Dünya Savaşı nedeni ile Avrupa pazarının Amerikan filmlerine kapandığı yıl olur. Hollywood kendine yeni bir pazar yaratmak amacı ile yüzünü Güney Amerika’ya döner. Latin yıldızlar Hollywood yapımlarında böylelikle boy gösterir. 1940’lar Hollywood’da stüdyo sisteminin zirvede olduğu son yıllar sayılıyor. Televizyon yayınlarının başlaması sinema salonlarını tenhalaştırır. Hollywood’un en başarılı yılları geride kalır. Sinema salonlarına izleyici çekebilmek için stüdyolar yeni teknolojiler denemeye girişirler. Televizyon siyah beyazken sinema renklidir, ayrıca kimi filmler cinemascope çekilir. Yalnız bu teknik, yıldızları ile nam salan Hollywood için bir açıdan dezavantajlıdır. Çünkü uzun yatay çerçevede, yıldızlar bodur görünmekte ayrıca yönetmenler çerçeveyi doldurabilmek için kalabalıklara ihtiyaç duymaktadır. Cinemascope’un hakkını en iyi Ben Hur gibi gladyatörlü, savaşlı, büyük prodüksiyonlar verir. E, papaz her gün pilav yemez.

Bunun yanı sıra stüdyolar televizyon ile ya da televizyon için yapabilecekleri işlere de yönelirler. Gerçi izleyici sayısı düşmüştür ama stüdyoların işlerini bozan yasal düzenlemelerden biri de sinema salonlarının işletmeciliğinden men edilmeleri olur. Yasa koyucular sinema üretimi, dağıtımı ve salon işletmeciiğinin tek elde toplanmasını sakıncalı bulmaktadır. Stüdyolar özellikle 1920’li ve 30’lu yıllarda, milyon dolarlık yatırımlarla inşa ettikleri hayal saraylarından bu nedenle vazgeçmek zorunda kalırlar. Kimi stüdyolar bu gayrimenkulleri elden çıkarır kimi de bu binaları başka amaçlara hizmet etmek üzere kiraya verir. Bakımları da çok pahallıya gelen bu oymalı kakmalı, varaklı, kadife koltuklu sinema salonları 1900’lü yılların sonunu “1 dolar’ dükkanları, outletler olarak karşılar. Hangar ya da depo olarak değerlendirilenleri de vardır. Hala da var. Daha şanslı salonlar, bazı film çekimleri ya da ödül törenleri gibi organizasyonlar için açılıyor. Chineese, Mayan gibi çok azı, orijinal yapım amacına uygun kullanılıyor.

Los Angeles’ta turistler için günübirlik tarihi tiyatro/sinema binaları turları düzenleniyor.

Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar
Stüdyo sisteminin bel kemiği yıldızlar. Stüdyolar ile yıldızlar arasındaki ilişkinin ana fikri ise şu cümle ile özetlenebilir: ‘Patron her zaman haklıdır’. Stüdyolar, yıldızlar ve yıldız adayları ile uzun yılları kapsayan kontratlar yaparak onları kendine bağlar. Oyuncunun konu, film, yönetmen ya da başka herhangi bir konuda tercih yapma şansı yoktur. Stüdyo patronunun emri demiri keser. Eğer bir oyuncu, stüdyonun onu oynatmak istediği filmde oynamazsa uzlaşma sağlanana kadar kontratı askıya alınır. Oyuncu stüdyonun izni olmadan başka hiç bir yerde çalışamaz. Askıda geçen süre kontratın sonuna eklenir. Standart bir Hollywood kontratının maddeleri böyle uzar gider. Kısacası bir Hollywood yıldızı olmanın dışı seni içi beni yakar. Marilyn Monroe’nun kendi yapım şirketini kurup özgürlüğünü ilan edebilmesi aslında bir devrin kapandığının ve yeni bir devrin başladığının, stüdyoların hükümranlıklarının biraz da olsa kırılacağının işareti sayılır. Bu düzeneğe başından uyanmış ve kendi gibi düşünenlerle United Artists’i kurmuş Charlie Chaplin ise acımasız stüdyo sistemine bir alternatif getirir. Her iki sanatçının da yegane güvencesi arkalarındaki kamuoyu desteği ve gişe başarılarıdır.

Cadı Avı
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 10 yıl sonra, 1998 yılında Oscar onur ödülü, artık ununu elemiş, eleğini asmış bir yönetmene verilir; Elia Kazan’a. Ama salonu dolduran Hollywoodlu izleyicilerden pek çoğu bunu protesto eder. Nedeni Elia Kazan’ın McCarthy döneminde HUAC’a yani The House Committee on Un-American Activities’e bazı isimler vermiş olmasıydı. McCarthy bir Amerikan senatörünün adı. HUAC da onun başında bulunduğu bir komite. Dönem, dünyanın iki büyük savaştan sonra açıktan savaşamayıp soğuk soğuk didiştiği bir dönem. Komitenin amacı ABD’yi komünistlerden korumak. ABD çapında faaliyet gösterse de bu komite esas ününü Hollywood’da sağladı. Bugün etkinlikleri Cadı Avı olarak hatırlanıyor.

1947 yılında komite Hollywood çalışanlarını Kominist Parti üyesi olup olmadıkları konusunda sorguya çekmeye başlar. Cevap vermeyenlere hapis cezası verilir ayrıca stüdyolar onları hemen işten atarlar. Dahası stüdyolar bir açıklama yaparak komünist parti üyesi olanları çalıştırmayacaklarını açıklarlar ve HUAC’a kalmadan kendileri, özel görevliler tutarak, çalışanlarını inceletmeye başlarlar. Parti üyesi olsun ya da olmasın sol görüş eğiliminde olanlar ya da örneğin belli gazeteleri okuyanlar mimlenir. Böylece 300’den fazla oyuncu, yazar ve yönetmen işsiz kalır.

HUAC’ın kara listesinde yer almamak için yapılabilecek şeylerden biri isim vermektir. Anadolu doğumlu bir göçmen olan Elia Kazan da 1956 yılında komiteye isim(ler) vermiştir. O yıl HUAC’ın gücünün zirvede olduğu yıldır. Komitenin sözü Akademi’ye de geçer: Komünist Parti üyesi olmadığını deklare etmeyen ya da bunu HUAC’a kanıtlayamayan hiç bir Oscar adayına, ödül verilmeyeceği kuralı getirilir. Ve bu kural iki yıl uygulanır.

O yıllar sadece Hollywood için değil tüm ABD için korkunç yıllar olarak hatırlanıyor.

Ah Charlie Vah Chaplin
İngiliz olsa da esas ününü Hollywood’daki çalışmaları ile kazanmış olan Charlie Chaplin 1914 yılından 1953 yılına dek ABD’de yaşadı. Politik görüşlerinin sol kanatta olduğunu hiç saklamıyordu. 1929 yılındaki ilk Oscar ödül töreninde ona The Circus filmindeki dahice ve yenilikçi oyunculuğu, senaristliği, yönetimi ve yapımcılığı için yarışma kategorileri dışında özel bir Oscar verildi. Bu ödülü hor gören Chaplin bir ara, heykelciği kapı takozu olarak kullandığına dair bir şaka yaptı. Akademi’nin bu şakaya gülmediğini tahmin edebiliriz sanırım. Bir sonraki Oscar’ı için neredeyse yarım asır beklemesi gerekti.

40’lı yıllarda Chaplin’in Hollywood’da çalışması giderek zorlaştı. Filmi Monsieur Verdoux (1947) ona düşman kazandırmıştı. Amerikan karşıtı faaliyetlerde bulunmakla suçlanıyor, komünist olduğundan şüpheleniliyordu. FBI’ın onun hakkında tuttuğu bir dosya vardı, izleniyordu, dinleniyordu ve fişlenmişti. Çapkınlıkları, kamuoyunda onu küçük düşürmek için kullanılıyordu. Chaplin kısa bir gezi için İngiltere’ye gittiğinde, komite duruma el attı ve ülkeye tekrar giriş vizesini iptal ettirdi. Chaplin bunun üzerine İsviçre’ye yerleşti ve 1972 yılına dek bir daha Amerika’ya ayak basmadı. 20 yıl sonra, artık 83 yaşında olan Chaplin’in Hollywood’a gelme sebebi Onur Oscar’ı almak ve filmlerinin ABD’de tekrar gösterilmesi için anlaşmalar yapmaktı. Chaplin, Elia Kazan’ın aksine dakikalarca ayakta alkışlandı. Gazeteci Alistair Cooke’a göre titrek ihtiyar haliyle tamamen zararsızdı, artık onu sevmek kolaydı ve ona hayranlık duymanın hiç bir tehlikesi kalmamıştı.

Akademi ertesi yıl yani 1973’te en iyi beste -bilmeyenler için, evet senaryo yazmanın, yönetmenin, oynamanın, yapımcılığın yanı sıra beste de yapıyordu-, Oscar’ını Chaplin’e verdi. Bu özel bir Oscardı. Çünkü Limelight filminin yapım yılı 1952 idi. Film, Chaplin’in politik görüşlerine bir ceza olarak vizyonda fazla oynatılmamıştı. En az bir hafta vizyonda oynaması koşulunu yerine getiremediği için de o seneki Oscar’a aday olamamıştı. Limelight, 20 yıl sonra tekrar vizyona girdi ve bu sefer bir haftadan uzun kaldı! 1973’te de en iyi müzik dalında Oscar’ı Charlie Chaplin’e verdiler.

Charlie Chaplin’in Hollywood Walk of Fame’de, ancak 1970’li yıllarda adına adanabilmiş bir yıldızı var.

Soğuk Savaş döneminin McCarthy’ciliği beş-altı yıl sürdü. 1950’lerin ortasında bitti. Cadı avcısı senatörün, gazeteci Edward R. Murrow tarafından televizyonda bir canlı yayın sırasında nasıl rezil edildiğini, ‘Good Night and Good Luck’ adlı filmde izleyebilisiniz. Good Night and Good Luck’ın yönetmeni ise son Hollywood jönlerinden George Clooney. Hollywood’da artık yıldızlar stüdyolara bağlı çalışmıyor. Ama ajanslara bağlılar. Bazıları karizmatik, bilinçli ve freelance olarak İtalya’da Como gölü civarında takılabiliyorlar.

Orasından burasından Lalaland’in didiklendiği ama bırakılsa daha da çoooook didiklenebileceği bir yazının daha dibini bulmuş bulunuyoruz.

Yaz sayısı için Kaliforniya sahil kültürü, beat akımı, çiçek çocukları, rock, martılar filan diye düşünüyorum.

Meraklısına Notlar
-Oscar’ı reddeden bir başka oyuncu da General Patton rolüyle başarılı bir performans sergileyen George C. Scott. Gerçek bir tarihi karakter olan Patton’dan duyduğu tiksintiyi neden olarak gösteren oyuncu, 1970 yılında Oscar’ı redetti. Ama aslında 10 yıl kadar önce bir ropörtajında “Oscar verirlerse almam” demişliği varmış…

-Charlie Chaplin, Mary Pickford, Dougles Fairbanks ve D.W Griffith ile United Artists’i 1919’da kurar. Oyuncuların çalışan olarak yer aldığı bu şirkette, ücretler yöneticiler ile oyuncular arasında paylaştırılıyor ve oyuncuların hakları gözetiliyordu. Hollywood’da bugünkü tarzda çalışan ilk film şirketi United Artists’dir.

– Oscar törenleri tarihinde en uzun ayakta alkışlanan kişi Charlie Chaplin’dir. Herkesi güldüren küçük adam o sahnede ağlamamak için kendini zor tutar. İnternette izleyebilirsiniz.

-George Clooney aynı yıl hem Syriana filmindeki yardımcı erkek oyuncu rolüyle hem de yönettiği film Good Night and Good Luck ile Oscar’a aday gösterildi. Oyunculuğu ile ödülü kazandı.

Bu yazı Hillsider Magazine Bahar 2010 sayısında yayınlanmıştır.

la tour - 073

la venice beach - 064

la venice beach - 226

la santa monica beach - 013

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s