Home

Bir hayalim vardı. Herşeyi bırakıp tam bir yıl boyunca dünyanın bütün festivallerini ve karnavallarını ziyaret edecektim. Pat Rio, çaat Venedik, vınnn Cannes, çıtong Berlin, piyuuuuuuv Hiroşima… Nerede hareket, nerede şenlik, şölen orada ben. Yani o kadar bunalmıştım ki ya da başka bir yaşama o kadar susamıştım ki, efendi efendi bir tatil yapmak, İstanbul’umuzun çeşitli festivallerinden yıl boyunca azar azar beslenerek doymak varken ben her yere akmak istiyordum. Olmadı tabii. Ama başka şeyler oldu. Geçtiğimiz Şubat ayında Berlin’deydim.

Berlinale… Berlinliler, film festivaline böyle diyorlar. Şehrin hatta Almanya’nın en havalı, en uluslararası, en popüler etkinliği. Tam 57 yıldır bu festivali yapmayı sürdürüyorlar. Kocaman kocaman sinema salonları var. Perdeler jilet gibi. Neredeyse tüm koltuklar dolu. Kıran kırana bir yarışma. Dünyalar kazananın oluyor. Hatırlayın Duvara Karşı ile Fatih Akın. Berlinale Palast denilen festivalin merkez binası Marlene Dietrich caddesi üzerinde. O da Berlin’liymiş. Sinemaya burada başlamış. Mezarı da bu şehirde. Bir dakika… Paldır küldür konuya daldım. Tane tane anlatıyım. Önce biraz Berlin, biraz festival, festivalin içindeki Talent Campus ve nihayet Berlin’in festival insanları. Başlıyorum.

Çileli Berlin

Bakmayın arabesk bir ara başlık attığıma. Tarih boyunca az şey yaşamamış bu şehir. Sadece 20. yüzyılda savaş, bölünme, başşehir olmaktan düşme, birleşme, tekrar başşehir olma hali… Ama Berlinliler her ne kadar melankolik ruhlu olsalar da başlarını iki elleri arasına alıp ah vah çekmemişler. Şehrin pratikte hiçbir çilesi yok. Berlin’i yeraltından ve yer üstünden ören metro, tramvay ve tren ağı sayesinde ulaşım sorunsuz. Ayrıca dümdüz bir coğrafya. Bisiklet Berlinliler’in vazgeçilmezi. Caddeler ve sokaklar 90 derecelik açılarla kesişiyor. Kıvrılan yollar ve bir adres bulmak için kıvranan insanlar yok. Yokuş yukarı, yokuş aşağı meselesi yok. Herşeyin ismi ve numarası, üzerinde açık seçik yazıyor. Kaybolmak maharet istiyor. Üstelik her ortamda Türkçe konuşan en az bir kişi bulunabiliyor. Bu noktada bir ara toplam yaptığınızda Berlin’de çile sadece Burda dergisinde, örgü terminolojisinde geçebilecek bir kelime.

Festival bitip Potsdamer Platz’ı basan sinema insanları da çekildiğinde şehir huzura boğuluyor. Ya da huzurda boğuluyor mu desem? İşte bence Berlin’in çilesi burada başlıyor. Şehirde birkaç nesildir, yıl boyu yaşayan ve dönmeye niyeti de olmayan yerleşik Türk topluluğu Almanlar’a müstahak. Onlar da olmasa gerçekten kendi melankolik ruhlarının derinliklerinde kaybolup gidecekler. Berlin’deki Türkler Almanlar’ın maneviyatını diri tutuyor. (Almanlar da bir o kadar Türkler’e müstehak ama bu yazı festival insanları istikametine akabilsin diye şimdilik geçiyorum.)

Berlinale Gelir İklim Değişir Akdeniz Olur

Anakaranın bağrında, içinden orta ebatta bir nehir geçen, bir zamanlar Hitler’in, kara ikliminin ise her zaman hükmünü sürdüğü, cetvelle çizilmiş geniş caddelere ve meydanlara sahip, İstanbul’a göre çok tenha, parklarıyla, bisiklet yollarıyla oldukça ferah bir şehir burası. Malum kara iklimi nedeniyle, hele Şubat ayında zehir gibi soğuk ve gri. Berlin’den bakınca İstanbul çok vahşi görünüyor. Berlin’in sessiz ve düzenli akan trafiğinin içinde, sürprize mahal vermeyen sokaklarında dolaşırken önce insana bir zihin açıklığı geliyor. Gerçi bir zaman sonra Tarzan’ın ormanını özlediği gibi bir özlem basıyor ama o ilk zihin açıklığı bölümü pek zevkli. Neyse… Berlinale sayesinde bu kara iklimli, soluk benizli şehirde iklim bir anda Akdeniz oluyor. Gözlerimle şahit oldum.

Sinema alanında çalışan 19.000’den fazla insan festival zamanı buraya akın ediyor. Otellerde hatta öğrenci yurtlarında yer bulmak mesele. Sadece gelen gazeteciler 3.800 kişi civarında. Festival sadece film gösterimlerinden oluşmuyor. Paneller, tartışma toplantıları, film alım satımının yapıldığı pazar, genç yeteneklerin konuk edildiği Talent Campus ile burası dünya film endüstrisinin ve ona dahil olmaya çalışanların buluşma noktası. Her yıl 180.000’den fazla bilet satılıyor. Dünyanın seyircisi en bol festivali. Dolayısıyla filmlere bilet bulmayı da son ana bırakmamak gerek. Bu büyük organizasyon tam iki hafta sürüyor. Ortalama 350 film gösteriliyor ki bu filmlerin pek çoğu Avrupa ya da dünya prömiyerlerini Berlin’de yapıyorlar.

Bu sene gösterilen filmler arasında bizden, Altın Portakal’lı Takva da vardı. Berlin caddelerinde filmimizin afişini görmek büyük keyifti. Filmin gösterimleri de dolu salonlarda gerçekleşti. Yorumunu çok merak ettiğim Suriyeli bir belgesel yönetmeni kadın, filmi çok sığ bulduğunu söylerken, Alman bir senarist kadın filmden çok etkilenmişti. Meğer gençlik yıllarında kendini bir ara bir manastıra kapatmış ve Takva’nın kahramanının yaşadıklarına benzer bir deneyim yaşamış. Kendisinin Hıristiyan, filmin kahramanının Müslüman olması farketmiyordu. Ona göre içine düşülen çıkmaz aynıydı. Bu arada İtalyan bir akademisyen biraz şaka biraz ciddi bana ‘Nedir bu Türkler’in durumu’ dedi… Fatih Akın ve Ferzan Özpetek’i kastederek ‘Almanya’nın ve İtalya’nın en önemli yönetmenleri birer Türk’. Tanışma fırsatı bulduğum ve birkaç cümle konuşabildiğim Walter Selles ise Türk olduğumu öğrendiği an, Nuri Bilge Ceylan’ın soyadının nasıl doğru telffuz edildiğini sordu. Nuri Bilge Ceylan, hem ‘talent’lar arasında hem de rüşdünü çoktan ispat etmiş sinemacılar arsında şu aralar çok ama çok popüler.

Festivalde film seyretmeye gelenler, film yapanlar, film alıp satanlar ve ‘Talent’lar var. Orada bulunduğum süre boyunca hepsinin dünyasına girip çıktım. Film alıp satanlar, sinemaseverlerden biraz daha farklılardı. Buna bir iş gözüyle bakıyorlardı. Kimisi festivalde tek bir film bile görmeden geri dönüyordu. Sadece satış yapmak amacıyla yapılan gösterimlere katılıyor, onda da eğer ilk 15 dakikada film onları sarmazsa çıkıyorlardı. Bu insanlar geceleri belli başlı film şirketlerinin verdiği partilerde sabahlıyorlardı. ‘Film Market’in olduğu bina ise oldukça şık, karakteristik ve tarihi bir yapıydı. İngiltere, İsviçre gibi ülkeler kapsamlı kataloglar ve profesyonelce düzenlenmiş standlarla ülkelerinin filmlerini tanıtıyorlardı. Bizim satışı yapılabilecek iyi filmlerimiz olmasına rağmen standımız ve broşürlerimiz acıklı denebilecek kadar kötüydü. Sinema dünyasının Variety, Screen gibi önemli dergileri festivalde ücretsiz olarak dağıtılan, günlük, özel festival sayıları yayınlıyorlardı.

Berlin Talent Campus

5 yıldır festival dahilinde gerçekleşen bu organizasyon dünyanın her tarafından yetenekleri festival sırasında şehirde konuk ediyor, yol masraflarını karşılıyor, onların profesyonel gelişimine katkıda bulunacak paneller ve atölye çalışmalarını düzenliyor. Ayrıca tüm festival filmlerine bilet almadan girme hakkı tanıyor. Sinema alanında ister yönetmen, ister animasyoncu, ister müzisyen, ister sanat yönetmeni, ister senarist, ister kurgucu olun bir işinizi göndererek başvuruda bulunabiliyorsunuz. Başvurular internet üzerinden yapılıyor. Benim gibi teknoloji karşısında yay gibi gerilen biri bile becerebiliyorsa o internet sitesini yapanları tebrik etmek gerekir. Kampüsün katılımcılarından biri olduğum için çok şanslıydım. Tam bir hafta boyunca sinema ile yattım sinema ile kalktım. Filmlerle nefes alıp film diliyle düşündüm. Ve en güzeli, kendimi hiç de uzaylı gibi hissetmedim çünkü orada herkes aynı haldeydi. Kimse de halinden şikayetçi değildi. Herkes dünyalıydı. Sapına kadar.

Avrupa’ya ilk defa ayak basan Yeni Zelandalı’sı, hayatında karı ilk defa Berlin’de gören Güney Afrikalı’sı, ‘Afrika’da sadece açlık, kuraklık ve AIDS yok, bizim ne komik hallerimiz ve filmlerimiz var bilseniz’ diye veryansın eden Nijeryalı’sı, ‘Ben Nuri Bilge Ceylan fanatiğiyim’ diyen Rus’u, ‘Aslında kendimle ne yapacağımı tam olarak bilmiyorum ama film yapınca rahatlıyorum’ diyen İsveçli’si, İstanbul’da Belgrad ormanları olduğunu bilen ama bu ismin neden konulduğunu bana soran Sırp’ı, ‘İstanbul’a gelince sende kalsam’ diyen İspanyol’u, ‘Sen bana kendi senaryonu gönder ben de sana benimkini’ diyen Hintlisi, ‘İsviçre’de yaşıyorum, reklam filmleri çekiyorum ama aslında mimarım, Londra’da bir inşaatım var, şimdi bir uzun metraja hazırlanıyorum’ diyen İngiliz’i, ‘Los Angeles’ta yaşıyorum ama orada film işi çok zor’ diyen Alman’ı, ‘Türkiye’de de oyunculuk yapabilirim, showreel’im sende bulunsun’ diyen bir başka Alman’ı, ‘Aslında Doğu Almanya’da hayat hiç de o kadar fena değildi, güvencelerimiz vardı, hırs yapmıyorduk’ diyen Doğu Alman televizyoncusu, ‘ben hem yazarım hem de yönetirim, aslında hayalimdeki senarist kendimim ya da bana benim gibi davranacak biri’ diyen Amerikalı’sı, ‘U2 mu, aslında İrlanda’da onlar pek sevilmez. Ayrıca her İrlandalı çok içmez. Mesela ben az içenlerdenim’ diyen İrlandalı’sı… Say say bitmez. Berlin Talent Campus’ta tam 350 kişiydik. Hepsini tanımaya vakit yetmedi.

Sonra şehirleri filmlerinde başrole yerleştiren Berlinli Wim Wenders’ı, evinin nerede olduğunu film çekerek bulmaya çalışan ve o sakin ses tonu ile acelesizce yaptığı derinlikli konuşmalarını dinleyen herkesi kendine hayran bırakan Walter Selles’i, ‘benim için ev bir insadır ama kim olduğunu söyleyemem, Amores Perros’u çekerken de köpeklerden acaip ödüm patlamıştı diyen’ diyen süper sempatik Gael Garcia Bernal’ı, konservatuar sınavlarında seçilemeyince hukuk okuyan ama sonra bir Doğu Bloku ülkesinde diplomat olmanın hiç de romantik olmadığına karar verip kendini müziğe vuran, ardından ‘Finding Neverland’ filmi ile Oscar kazanan Jan Kaczmarek’i, Japon olmadığı halde ‘Tekkonkinkreet’ isimli Japon animsayon filmine imza atan mahçup Amerikalı Michael Arias’ı ile Berlinale…

‘Bu Almanlar kendilerini devamlı eleştirip hırpalıyorlar, sonra alışkanlıktan başkalarını da eleştiri bombardımanına tutup bunaltıyorlar, bir de suçluluk hisleri, suçluluk psikolojileri devam ediyor, genç jenerasyon yaşlıları suçluyor’ diyen antropoloğu, ‘Bu Almanlar kesinlikle kafayı yemiş, ayrıca biz hem orada hem burada uzaylı muamelesi görüyoruz, bir film yapıp bizim annelerimizin babalarımızın buraya geliş hikayelerini anlatmak istiyorum, anlasınlar onların da bir hikayeleri olduğunu, makina değil insan olduklarını’ diyen Berlinli Türk sinemacısı, ‘6 yaşındaki oğlum Türkçe konuşamıyor, yazın Türkiye’ye gidince hırsından ağladı’ diyen bir Türk annesi, ‘Yoksul ve eğitimsiz kadınlara dikiş dersi veriyorum, kimisinin okuma yazması bile yok, ilerleme kaydediyoruz ama canımı okuyorlar’ diyen Türk eğitmeni, ‘Beni Türk olarak etiketlemek istiyorlar fakat ben Türküm diye illa Türklerin filmini yapmak istemiyorum ki’ diyen Türk kısa filmcisi, oradaki Türk gençlerine tiyatro dersi veren ama ‘Ben aslında onların psikoloğuyum, bugün ders yapmadık, bana dün gece gördükleri kötü rüyaları anlattılar’ diyen tiyatrocusu… ‘Bu apartmanda outuran tek Türk biziz ama herkesle aramız iyi’ diyen radyocu, genç aile babası. Yılın yarısını Berlin’de yarısını İstanbul’da geçiren ve ‘Buraya geldiğimde kafamı dinliyorum’ diyen ünlü Türk oyuncumuz… Bunları da saymaya bu sayfalar yetmez.

Berlin’de hepsi vardı. Sapına kadar dünyalı, her tipten, her cinsten, her ırktan ve her milletten. İnsan.

Berlinale’de kampüsün derdi rüşdünü ıspatlamış olanlarla ıspatlamaya aday olan sinemacıları karşı karşıya getirmek, birbiri ile kaynaştırmak, yeni, iyi filmler çıkmasına çanak tutmak. Ama tüm gerçek karşılaşmalarda olduğu gibi ortaya iyi filmden öte, ılık bir insan buğusu çıkıyor. Bu kadar insan, bu kadar kafa, bu kadar yürek, bu kadar film bir kaba konup çırpıştırılınca, iklim değişiyor mis gibi ‘Akdeniz’ oluyor. Benim gördüğüm budur.

Bir reklamda ‘Kendinizi şımartın’ diye bir slogan vardı. O koca sinema salonlarında, o devasa perdelere bakarak filmleri izlerken, bir sinema sohbetinden diğerine dalarken, binbir çeşit insanın derdini, tasasını, neşesini, hırsını, hayallerini dinlerken şımartılmak budur işte diye düşündüm. Gülümsedim. Dünyalı olduğuma sevindim.

Not: Bütün bir yıl boyunca, hiç eve dönmeden, peş peşe dünyanın festival ve karnavallarını dolaşmak mı? Artık emin değilim. Tüm bunları hazmetmek için bence insanın bir evinin olması ve oraya dönmesi şart. Benim için en azından.berlin-film-festival

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s