Home

3 yaş civarındayım, sırt çantam var, içinde de yedek çamaşırlarım, Çokoprenslerim ve resimli Ayşegül kitaplarım… Baba-kız seyahat ediyoruz. Trenle, Avrupa’ya. 70’li yıllar. Seyahat boyunca şartlara gayet iyi uyum sağladığım anlatılır. Dönüşte de herkese uzun uzun Avrupa’yı, orada gördüklerimi, yaptıklarımı anlatmışım. Bayıltana kadar. Böyle bir başlangıçtan sonra gezgin olaydım iyiydi. Ama olmadım. Günlük hayat alışkanlıklarına bağlı, evcil bir insana evrildim. Diyeceğim o ki, herkes gezgin olamaz. İçten gelen bir dürtü gerekir, gitmeden olmayacakmış gibi bir duygu veya belki de bir rüya!

Kendi çöplüğünden ayrılmak şaşırtıcı, büyüleyici, korkutucu, ayartıcı, ilham verici, bazen de çileden çıkartıcı. Kendini kaybetmişken bulabilirsin, bulmuşken kaybedebilirsin. Yeni bir canlı türü ya da sadece kendine dair acaip bir özellik keşfedebilirsin. Gezgin sayılmasam da azıcık gezdiğim için bunları kesin bilgi olarak söyleyebiliyorum. Birazdan isim isim bahsedeceğim insanlar ise hayatlarının merkezine seyahati koymuşlar. Üstelik seyahatlerini yazıyla, çizgiyle, fotoğrafla kayıt altına alıp deneyimlerini meraklılara açmışlar. Gelin biz de ilk gezginlerden başlayarak bu isimler ve gezileri arasında gezinelim.

Şefaat mı Seyahat mı?

İlk durağımız 17. yüzyılda görülmüş bir rüya. Rüyayı gören Türk ve dünya gezi edebiyatının kendine has bir kişiliği: Evliya Çelebi. Babası seyyah olmasını onaylamayan Evliya Çelebi, gördüğü bir rüyayla izni peygamberden kopardığını anlatır. Yazdıklarından muzip bir tarafı olduğu anlaşılan Evliya Çelebi, rüyasında peygamberi görmüş ve herkes gibi ondan bağışlanmayı dileyeceğine yanlışlıkla seyahat dilemiş! Peygamber de ona gönlünce gezmesini söylemiş.

Başta seyahatlerini İstanbul çevresi ile sınırlı tutan Evliya Çelebi daha sonra uzak diyarlara uzanmış… 17. yüzyıl şartlarında Avrupa, Asya, Afrika’da gezmiş ve ne iyi ki bir de yazmış. Hem de dönemin Divan edebiyatı alışkanlıklarının dışına çıkarak, düzyazı ile, ayaksız-uyaksız, konuşur gibi. Metinlerinde bolca yer verdiği fantastik öğelere rağmen örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir’de, Evliya Çelebi’yi “başlı başına bir vatan aynası” olarak niteler. 10 ciltlik Seyahatname yüzyıllar içinde dağılmış, sansürlenmiş, kimi zaman unutulmuş, bazen de değersiz görülmüş… Nihayet, Yapı Kredi Yayınları’ndan günümüz Türkçesi ile tamamı basıldı. Artık ulaşılabilir bir hazine.

İlk Gezginler

Evliya Çelebi gelmiş geçmiş ilk gezgin değil, tabii. Ondan öncesi var.

Cilalı Taş Devrinde, şimdi peygamberler şehri olarak nitelenen Urfa’daki Göbekli Tepe’ye hac ziyaretleri yapılırmış. Yani daha şehirleşmeye geçilmeden, inanç turizmi başlamış. Antik dönemde Atina’da düzenlenen Olimpiyat Oyunları sırasında şehre, komşu şehirlerden ziyaretçiler akın edermiş. İlk rehberlerin ise Mısırlı rahipler olduğu söyleniyor… Bilinen ilk gezi yazarı doğduğu Bodrum’dan ayrılıp çok çeşitli coğrafyalarda insan yaşantılarının peşine düşmüş, dinlediği hikayeleri, gördüklerini yazmış olan Herodot. Büyük İskender’in seferleri ve sonraki Haçlı Seferleri turistik seyahat sayılmasa da bu askerlerin arasından ya da onların peşinden gezginler de çıkmış.

Deplasmandan Depresyona

Tüccar olan amcası ve babasıyla 24 yıl boyunca Asya’da yaşayan Venedikli Marko Polo memeleketine döner dönmez hapse tıkılmış. Deplasmandan depresyona hızlı bir geçiş yapmış olsa gerek. Neyse ki hapisteki zamanını hücre arkadaşına yolculuk anılarını dikte ederek değerlendirmiş. 13. yüzyılda Doğululara Batılıları, Batılılara da Doğuluları tanıtan kişi olmuş. Yolu Konstantinapolis’den de geçmiş olan Marko Polo’nun kitabı Kristof Kolomb’a ilham vermiş. Kolomb’un, yaptığı yolculuklar sırasında bu kitabı yanında taşıdığı ve kenarına notlar aldığı biliniyor.

Isabelle Eberhardt

Nihayet geldik bir kadın gezgine… Gezi yazıları olan, mektuplarında, günlüklerinde, anılarında gezdikleri, geçici olarak yaşadıkları uzak ülkeleri anlatan kadınlar elbette var. Ama bu yolculuklara, alıp başlarını çıkmamışlar. Çıkamamışlar. Ona daha var. Isabelle Eberhardt 1800’lü yılların son çeyreğinde, yani kadın hakları ile ilgili pek çok olumlu gelişmenin gerçekleşmesine ramak varken yaşamış. Neyse ki 19. yüzyıl Avrupa’sının ahlaki değerlerine fazla takılmamış. İlk yolculuklarını ailesiyle yapan Eberhardt, daha rahat hareket edebilmek için Kuzey Afrika’da erkek kılığında dolaşmış. O, gittiği gibi dönmeyenlerden; yani seyahatin hakkını veriyor. Şöyle demiş; “Geçmişi geride bıraktıkça kendi karakterimi şekillendirmeye daha çok yaklaşıyorum”. Ve şöyle demiş; “Bilinmeyen yerlere giderek kendi hayatıma dalıyorum”.

Isabelle Eberhardt yolculuklarında bir Sufi tarikatine katılır, din değiştirir, gazeteler için savaş muhabirliği yapar ve Cezayirli bir asker ile evlenir. Çölde gerçekleşen ani bir su baskını (evet aynen öyle: çölde ani su baskını) nedeniyle, 27 yaşında öldüğünde geride 10 kısa öyküsü, bir de küçük romanı vardır. Günlüklerinde, gazete makalelerinde anlattığı yolculuklar, yaşadığı dönüşümler ve o kısacık maceralı hayatı daha sonra sinemaya, operaya, popüler şarkılara, romanlara konu edilir… Isabelle Eberhardt, yeryüzünün cüretkar kızlarındanmış. Onunla elbette tanışamadım ama bir diğeri ile şahsen tanışıyorum. Sizi de az sonra tanıştıracağım. Seyyahlar kousunda bir yazıya girişmemin sebebi de yeryüzünün İstanbullu bu gezgin kızıdır.

Ve Turizm Patlar

19. yüzyılda gezi kültürü ve pratiği önemli bir değişim geçiriyor. Raylar döşeniyor ve trenler çalışmaya başlıyor. Sanayi devrimi sonrası çalışanlara ücretli izin hakkının tanınması kitlesel turizmin yükselmesine destek oluyor. Artık uzak diyarlara gitmek sadece çok zenginlerin ve aristokların sahip olduğu bir ayrıcalık değil. Gerçek seyyahlar kitlesel turizme hizmet eden turları pek tercih etmese de ulaşım araçlarının gelişmesinden faydalanmışlar.

Gezi Edebiyatında Yeni Mecra

Dostoyevski, Flaubert, Charles Dickens, D. H. Lawrence, John Steinback gibi usta edebiyatçılar ve daha pek çokları romanların yanı sıra seyahat türünde de yazmışlar ve türün gelişmesine katkıda bulunmuşlar. Hayatının dönüm noktası saydığı yolculuğu boyunca günlük tutan Che Guavera’yı da anmadan geçmeyeyim. O da yolculuğa çıktığı gibi dönmemiş olanlardan.

Bizde ise Buket Uzuner, yazdığı seyahat yazılarıyla çok insanın aklını çelmiştir. Mina Urgan’ın Bir Dinazorun Anıları su gibi akar gider. İzzeddin Çalışlar’ın yazıları da okuyanı alır götürür, doyurur, güldürür getirir. Latin Amerika’yı Oya Ayman’dan okumak iyidir. İzel Rozental’in karikatürcü gözüyle tatlı tatlı Uzakdoğu’yu anlatmasına bayılırım. Aydın Cıngı’nın sadece kitabının adı bile kalbimi kazanmasına yetmiştir; Gezipduru… Jak Deleon’a ise her İstanbulsever derinden müteşekkir olsa gerek. Atlas dergisi bir milattır. Ve bu liste elbette çok uzatılabilir…

İnternetin hayatımıza girmesi sayesinde ise gezginlerin deneyimlerini paylaşmak için kitap yayınlamayı beklemelerine gerek kalmadı. Ayrıca bu mecrada bir gezginin pek çok ihtiyacına cevap verebilecek organizasyonlar da faaliyet gösteriyor. Sizinle aynı destinasyona seyahat eden yol arkadaşı da bulabilirsiniz, orada birinin evinde kıvrılacak bir kanepe de bulabilirsiniz, yalnız gezen bir kadın gezginseniz dayanışma sitelerinden destek alabilirsiniz.

Yeryüzünün İstanbullu Bir Kızı

Tanıdığımdan beri diyar diyar, tutkuyla gezdiğine tanık olduğum bir insan var; Nihan Vural. Ben Kadıköy’e geçmeye üşenirken o mesela Prag’a ve Bombay’a gidip gelmiş olabiliyor. Şaşırmamaya, “bari fotoğraf göster” diyerek teselli bulmaya çalışırım. Paralel bir evrende onun gibi gezdiğimi hayal ederim. Belediyede harita bölümünde, İstanbul haritaları çizerek mesaisini geçiren İstanbullu bir annenin dünyaya iştahlanan kızı olarak Nihan için konulacak teşhis belki de ‘normal’. Nihan, küçücük bir kızken babasının Avrupa seyahati polaroidlerine bakıp tarifsiz meraklara kapıldığını, hayallere daldığını hatırlıyor. Bu sayfalarda gördüğünüz tüm fotoğraflar Nihan’ın çeşitli seyahatlerde ve İstanbul’da yakaladığı kareler.

Zamanla farkettim ki Nihan gezdikçe bütün gerçek gezginler gibi hem dışarı hem içeri bakabiliyor. Yerin yüzeyindeki şeylerin, sadece yapıların değil insani her tür hayat alışkanlığının da hızla silinebileceğinin, ‘arkeolojik’ kategorisine geçebileceğinin farkında. Ve bugüne dair şeyleri, dönüşümleri fotoğraflayarak, yazarak belgelemeye çalışıyor. Bu kayda değer çabanın sonuçlarını, denk düşerseniz bir Nihan Vural sergisinde ya da İstanbul Travelogue isimli bloğunda görebilirsiniz. Blog demişken… Çok müthiş bloglar var. O kadar müthiş ki… İnsan eziliyor. Erik Gauger’inki mesela…

Erik Gauger’in Yolu

Küçük oğluyla ülke ülke, dere tepe gezen, harika fotoğraf çeken, müthiş çizimler yapan bir adam… Gezmek için, ne çok paraya ne de çok zamana ihtiyaç vardır, diyor. Fotoğraflarını basit sayılabilecek, eskiden beri kullandığı makinalarla çekiyor. Yazı da ihmal etmediği bir alan. Gezi edebiyatının yazarına ve okuruna müthiş olanaklar sunduğuna inanıyor. Ona göre coğrafya, tarih, sanat, sosyoloji, biyoloji, zooloji disiplinleri gezi edebiyatında kendine doğallıkla yer bulurlar. Macera, spor ve yemek kültürü de, uluslararası siyaset de, mizah da gezi edebiyatı şemsiyesi altında rahatlıkla birleşebilir. Notes from the Road isimli etkileyici sitesinde çevre haklarını korumak için yapılan mücadelelere de yer veriyor, Erik. Bu, çoğu gezi yazarının pas geçtiği, neşeli olmayan bir konu. Tamamen bağımsız hareket ettiği, kimseye hesap vermek zorunda olmadığı için Erik bakış açısını, konu seçimini istediği gibi belirleyebiliyor. Bu sayfalarda gördüğünüz nefis çizimler onun Moleskine defterlerine az ve öz malzeme kullanarak yaptığı çizimler. Erik, “Çizimler seyahatin ruhunu vermekte bazen fotoğraflardan daha iyi bir araç” diyor.

Hadi Gezmeye…

Ben 3 yaşındayken baba-kız yaptığımız, haftalar süren, trenle Avrupa seyahatinden benim aklımda kalanlar, hayattaki karşılıkları ile eşleştiremediğim birkaç bulanık imge. Yıllar sonra Paris’e gittiğimde, burnunu toprağa yapıştırmış, belli bir kokunun izini süren telaşlı köpekler gibi gezindim. Eyfel, köprüler filan herşey yerinde duruyordu, aynı fotoğraflarımızdaki gibi. Sırt çantalı küçük kız ile babasına ise rastlamadım. Şu kesindi; Paris’in hiç umrunda değildim. Bunu çaresiz kabul ettim. Sonra sürprizli bir özgürleşme alanı açıveren bu umursanmama halinin aslında fena da olmadığını anladım. Burnumu yerden havaya kaldırdım. Paris’in şimdisi benimdi. ‘Şimdi ve burda’ olmanın o dinç gücünü sevdim.

Yaşasın şimdi, yaşasın burda! Yaşasın iyi gezmeler, yaşasın iyi okumalar!

İyi Okumalar İçin İyi Gezip İyi Yazanlar

İstanbul Travelogue bloğunu kuran Nihan Vural’dan sıkı kitap önerileri…

-Ryszard Kapuscinski: The Other; The Shadow of the Sun; Travels with Herodotus

-Geert Mak: The Bridge

-Bill Bryson: I am a Stranger Here Myself

-Elizabeth Gilbert: Eat, Love and Pray

-Paul Theroux: Ghost Train to the Eastern Star; The Tao of Travel

-Alain de Botton: The Art of Travel

-Edmondo de Amicis: Constantinople

-Suketa Mehta: Maximum City: Bombay Lost and Found

Meraklısına Notlar

-Nihan Vural’ın İstanbul konulu etkileyici bloğu: www.istanbultravelogue.com

-Eric Gauger’in dünyayı kucaklayan sitesi: www.notesfromtheroad.com

-Barış Akkiriş’in dünya seyahati bloğu: www.barisakkiris.blogs.com

-Kadın seyyahlar için dayanışma sitesi: www.journeywoman.com

-Yolda arkadaş arayanlar için başvuru sitesi: www.travelbuddies.com

-Evde misafir edilmek ya da evde bir gezgin ağırlamak isteyenler için başvuru sitesi: www.couchsurfing.org

2014, Hillsider Magazine 73 – Yılbaşı Sayısı

Çizimler Eric Gauger

Fotoğraflar Nihan Vural

erikgauger2hillside2hillside1

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s