Home

Pardon, beyaz değilmiş aslında… Ama bunu sonra öğrendim. Araştırınca.

Bu yazı, bir karşılaşmanın hatrına yazıldı.

Hep beklediğim an, beklediğimi unuttuğum an, o karşılaşma anıymış, meğer.

Tutsakların bedenleri burada, ama ruhları nerede? Zebraların ruhu da çizgili mi? Aaaa zürafaya bak! Kule gibi. Minicik de bir yavrusu var. O kulaklar, o burun, o gözler, o ne sevimlilik öyle! Ruh dediğin, çok sıkıştırılırsa pörsür mü, şeker gibi erir mi? Koalalar sağda, geyikler solda… Kaybedecek vakit yok. Sandviçimi yürürken yerim. Tutsaklık ne fena şey. Bir canlının diğer bir canlıyı tutsak etmesi, ne fena. Peki, benim bu fena yerde işim ne? Ben de mi fenayım, ne?

2007 yazı. Çok sıcak bir gün. San Diego Hayvanat Bahçesi’nde, kendimle didişe didişe yürüyorum.

Bu çelişkili ana dönüş yapacağız. Şimdi daha geriye, geçmişe, İzmir’e zıplayalım.

Çıtır çıtır hayalkırıklığı

Hatırlayabildiğim ilk hayvanat bahçesi İzmir’de fuarın içinde olan. Kokusu hala burnumda.

Demir parmaklıkların arkasındaki miskin hayvanları hem merak ediyorum hem de onlara acıyorum. Acıyorum, çünkü kimse onlarla gerçekten ilgilenmiyormuş gibi geliyor. Çünkü kimse onlarla konuşmaya çalışmıyor. Sadece seyrediyorlar. Sadece seyrediyoruz. Hayalperestlik bu ya, benimle konuşmak isterler diye kuruyorum. Çünkü ben onlarla (da) konuşmayı çok istiyorum.

Her kafesin önünde, her hayavanat bahçesi ziyaretinde… Aynı beklentiler aynı umutlar. Hayaller, hayaller.

Ama olmuyor.

Benimle arkadaşlık etmiyorlar.

Benimle şakalaşmıyorlar.

Benimle konuşmuyorlar.

Benimle göz göze bile gelmiyorlar!

Çıtır çıtır hayalkırıklığı!

Ardından hayatım, tüm türdeşlerim gibi, insanlar ve kelimeler arasında geçiyor. Gün geliyor kelimeleri ard arda dizmek, işim bile oluyor. Kelimeler oyuncaklarım, kelimeler duvarlarım, kimi zaman kelimeler köprülerim oluyor. Ne demişler, ‘insanlar konuşa konuşa’…

Şimdi San Diego Zoo gününe kaldığımız yerden devam edelim.

Kurt yok mu, kurt?

Yeniden, başta anlattığım o çelişkili ana geri dönüyoruz. Küçük kızın çıtır çıtır hayalkırıklığından bu yana onlarca yıl geçmiş. Dünyanın en büyük ve en bakımlı hayvanat bahçelerinden birindeyim. Şapkam, fotoğraf makinem, bir şişe suyum ve sırt çantam ile tam bir turist görüntüsündeyim. Aklına eseni yapmış, özgür bir birey olarak, iki ayağımın üzerinde duruyorum. Henüz bilincim yerinde. O yüzden en başta bahsettiğim çelişkili duygular ve düşünceler akın akın zihnimde geziniyor. Önümde koca bir gün var ama yetecek mi bilmem. Görülecek çok şey var. Bir haritaya bakıyorum bir çevreme bakıyorum. Keşke yön duygum daha gelişmiş olsaydı. Şu tarafa mı yürüsem? Gösteri saatlerini de kaçırmamam lazım. Burada kurt yok mu, kurt? Ben en çok kurtları severim.

Bir köşeyi dönüyorum ve gümüş renginde bir kutup ayısı heykeline tırmanan çocuk kalabalığının arasına karışıyorum. Ve oradan kutup aysı bölümüne ayak basıyorum.Yani, hayvanları severim ama ayılara özel bir sempatim yok. Dedim ya, kurt severim. Ama madem yoluma çıktı, bir bakıvereyim kutup ayısına diyerek, içeri giriyorum.

Meşhur San Diego Zoo’da bu andan sonrası zihnimde bembeyaz.

Hep Beklediğim An, Beklediğimi Unuttuğum An

Adı Nanuk. Ondan bir tane daha var. Dışarıda, suyun kenarına sere serpe uzanmış, güneşleniyor ve uyukluyor. Nanuk, suda. Ben, bir kaç ebeveyn ve bir sürü çocuk suda yüzen tombul, pofuduk, beyaz kutup ayısını izliyoruz. İri cüssesine rağmen suyun altında kıvrak mı kıvrak. Nanuk önce bizi fazla umursamadan daireler çizerek yüzüyor. Tam önümüzden geçiyor, sonra uzaklaşıyor. Biz hepimiz burnumuzu cama yapıştırmış halde bir daha, bir daha önümüzden geçsin diye bekliyoruz. Nanuk karşımızdaki kayaların altına doğru dalış yapıyor, orada almak istediği birşey var. Uzanıyor, uzanıyor ama olmuyor. O koca cüsse ne manevralara kadirmiş meğer. Göbek üstü uzanıyor. Sırt üstü uzanıyor. Kaya ile vücudu arasındaki açıyı daraltıp genişletiyor. Her şeyi deniyor. Hızla uzanıyor, yavaşça uzanıyor. Arada nefes almak için su yüzeyine çıkıyor. Ardından yine vınnn kayaların dibine dalış. Bu çabası dakikalarca sürüyor. Biz de kayanın dibinden ne çıkaracak diye bekleşiyoruz. Orada istediği her ne ise alabilsin, mutlaka alsın istiyoruz. Aaa, havuç yiyor. Havuç muymuş yani! Diğerinin yukarıda, yattığı yerde, ağzının kenarından salya damladığını görüyorum. Kim bilir kaçıncı uykusunda. Bu arada havucunu bitiren Nanuk yine suda gezinmeye başlıyor. Nereden çıktı ise leğen gibi birşey bulmuş onunla oynuyor. Kürek kadar pençeleri, neredeyse pilates topu kadar olan kafası ve devvvvv vücudu ile bir leğenle oynayan Nanuk camın önünde gidip geliyor. Biz hepimiz, yani camın diğer tarafında olanlar, seyrediyoruz. Çünkü seyirlik bir şey, bu. Ve tabii şakır şakır fotoğraf çekiyoruz. Bir de, burunlarımız cama yapışık, sanırım bütün çocukların kurduğu o hayali bir kere daha kuruyoruz. Bir dile geliş, bir sinyal bekliyoruz. Ben bekliyorum. Leğeni attı, şimdi sadece yüzerek önümüzden gelip geçiyor. O kadar kocaman ki… Kadraja sığdırmakta zorlanıyorum. Şimdi arkasını döndü uzaklaşıyor. Dursa şurada bir yerde de rahat rahat ayarlarımı yapıp çeksem derkennnnn…

Bu noktada gözünüzün önüne, burnunu cama yapıştırmış herkesin aynı anda bir adım geriye sıçradığını getirin. Tabii çığlıklar eşliğinde.

Çünkü Nanuk birden o koca kafasını, tam bizim bulunduğumuz noktada cama döndürüyor ve sabitleyip duruyor. Sadece bir an için bile olsa bir kutup ayısı ile gözgöze, daha da dehşetlisi burun buruna geliyoruz. Herkes, hepimiz bir an için onun tutsak olduğunu unutuyoruz. Geri sıçrayıp çığlığı basmamız bundan. Sonra güvende olduğumuzu hatırlayıp gülüşüyoruz. Nedense bana o da gülüyormuş gibi geliyor. Bilerek yapmış gibi geliyor. Acaba gerçekten bilerek yapmış olabilir mi? Eee, bilerek yapmış işte! Çünkü bu ani dönüş ve korkutmacadan sonra Nanuk aynı noktada, tam karşımızda, ön bacağını kayanın üzerinde kıvırıp ileriye doğru yaslanıyor. Aynı, sokağı seyretmek için evde pencerenin önündeki yerine yerleşen biri gibi. O, en rahat pozisyonu aldıktan sonra sanki roller değişiyor. Başlıyor camın diğer tarafından bizi süzmeye. Hem de öyle bir-iki dakika değil, dakikalarca. Nefes alması gerektiğinde sakince burnunu su yüzüne çıkarıyor. Sonra tekrar camın arkasından bizi süzüyor.

Uzun, upuzun, ısrarlı ve sürekli bir süzüş.

Hipnotik bir bakış.

Ne o yerinden kımıldıyor ne de ben.

Sakiniz. Acelesiziz.

Sanki zaman duruyor.

Tam da çocukluk hayalimdeki gibi…

Kelimelere düşman değilim ama kelimeler olmadan da oluyor işte diye, bir sevinç içindeyim.

Çıtır çıtır, taptaze yaşama sevinci…

Hep beklediğim anı, beklediğimi unuttuğum anı yaşıyorum.

 

Ayıdan Al İlhamı ya da Meraklısına Ansiklopedik Bilgiler

Teşekkürler Wikipedia…

  • Kutup ayılarının dünya üzerindeki sayısı şu anda 20.000 civarında. Küresel ısınma nedeniyle yaşam alanları küçülüyor. Besinleri de yine küresel ısınma ve aşırı avlanma yüzünden azalıyor. Bu vahşi, güzel, güçlü hayvanların soyunun yüzyıl sonunda tükenme tehlikesi var. Yani büyük tehlike altındalar. Onlardan ilham almak yerine onları avlamayı tercih eden insanların kurbanı oluyorlar. Kendi hırsına ve bilinçsziliğine, dünyayı ve çevreyi kurban eden insanların kurbanı oluyorlar. Konuşabildiği ve yazabildiği için böbürlenen bir canlı cinsinin kurbanı oluyorlar. 
  • Kutup ayısının burnu ve derisi siyah. Sanılanın aksine postu beyaz renkte değil. Kutup ayısının postu yarı saydam. Bu post, hem iyi bir kamuflaj sağlıyor hem de onu soğuğa karşı koruyor. Kutup ayıları -45° soğukla rahatça başa çıkabilirler. 10°’nin üzerinde ise aşırı ısınma problemi ile karşı karşıya kalıyor.
  • Diğer arktik hayvanların aksine kutup ayısı, yazın daha koyu renkli bir posta sahip olmak için tüy dökmüyor.
  • Post, mor ötesi ışığı emiyor. Tüylerin fiber-optik özellikleri yok ve ışığı ya da ısıyı transfer etmiyor. Bu post, ayının kızılötesinde görünmesini de engelliyor, kızılötesinde kutup ayısının sadece burnu ve nefesi görülür.
  • Postun bir başka marifeti de tüylerin ıslakken karışıp düğümlenmemesi. Böylece kutup ayısı, su daha donamadan kolayca silkinebilir. Ayrıca kutup ayısı alt tabakadaki nemden kurtulmak için karda yuvarlanır.
  • 2005 yılında Brooklyn hayvanat bahçesindeki birçok kutup ayısı alt tabakalarına yerleşen bir ‘yeşil algler’ yüzünden yeşil renge büründü. O sene Chicago alışılmadık sıcaklıkta nemli ve kuru bir yaz geçirmişti. Algler ayılara zarar vermediğinden olaya müdahale edilmedi, kendiliğinden geçmesi beklendi. 2004 Şubat’ında Singapur hayvanat bahçesinde iki ayı aynı sebeple yeşile döndü. Buna Singapur’un sıcak ve nemli havasının yol açtığı açıklandı. Ayılar peroxide blonde adlı kimyasalla yıkandılar. 1980 yazında San Diego hayvanat bahçesindeki üç ayı bu şekilde yeşile dönmüş ve rengi düzeltmek için bir tuz karışımı ile yıkanmışlardı.
  • Kutup ayılarının başlıca yemekleri balıklar ve foklardır. Ama onların da sayısı azalıyor.
  • Ne yazık ki diğer ayı türleri gibi kutup ayıları da çöpe meraklı. Churchill, Manitoba’daki çöplük kutup ayıları tarafından sıklıkla karıştırılıyormuş.
  • Kutup ayıları, kuzeni boz ayı ile birlikte en büyük kara etoburu ünvanını paylaşıyor. Erkek kutup ayısı, Sibirya kaplanının dört katı ağırlığa erişebilir. Bilinen en büyük kutup ayısı 1.002 kg ağırlığında ve 3,38 m. boyundaydı.
  • Diğer ayılar gibi tıknaz değil, başı ve vücudu ince uzun yapılı.
  • İlkbaharda çiftleşirler. Eşler geçicidir, sadece üreme için bir araya gelirler. Gebelik süresi 8 aydır. Yavrular, anne tarafından derin karın içinde kazılan bir inde, kışın başında doğar. Genelde iki yavru olur. Yavrular doğduklarında 30 cm. boyunda ve ortalama 700 gr. ağırlığında oluyorlar. Yani minicik. Ayrıca neredeyse tamamen korumasız, tüysüz ve kördürler. Bir ay sonra gözleri açılır, 1,5 ay sonra ise yürümeye başlarlar. Katı yiyeceklerle beslenmeye başlamaları 4-5 ay sonra olur. On ay boyunca kendilerine avlanmayı ve erkek ayılardan korunmayı öğreten annelerinin yanından ayrılmazlar. Anneler yavrularını 2,5 sene boyunca, % 33 oranında yağ içeren bir süt ile emzirir. Cinsel erişkinliğe 3-4 yaşlarında erişirler. Kutup ayılarının 30 yılı aşkın yaşadıkları biliniyor.
  • Kutup ayıları kış uykusuna yatmaz, ama hamile veya emzirmekte olan anne ayılar yavruları çok gençken inlerinden dışarı çıkmazlar. Bu dönemde hiç enerji harcamamak ve yavrularının daha iyi beslenmesini sağlamak için metabolizmasını yavaşlatır. 9 ay boyunca önceden depolamış olduğu vücut yağını proteine çevirir ve yavrularının beslenmesini sağlar. Bu aylar boyunca kendisi hiç beslenmez. Metabolizmasını yavaşlatırken kalp atışlarını dakikada 70’den 8’e kadar indirebilir. Bu süre içinde yemek yemediği gibi doğal ihtiyaçlarını da karşılamaz. Böylelikle yavrularını doğuracağı dönemde fazla enerji harcamamış olur.
  • Ayak tabanlarının altında deriden yastıklar ve tüyler olduğundan, buz üzerinde, kaymadan rahatlıkla hareket edebilirler. Karada 35-40 kilometre hızla koşabilirler.
  • Kutup ayılarının kürkleri tıpkı ördeklerde olduğu gibi, suyu üzerinden kaydıracak yapıya sahip. Tırnaklarının arası yarı yarıya yüzme zarı ile kaplı. Çok iyi yüzücüdürler, kıyının 20-30 km. açıklarında yüzdüklerine rastlanır.

Kurt Notu

-Kafeste tutulmaya uygun olmadıkları için San Diego Zoo’da kurt yok. Hayvanların kafeslerde tutulmadığı, açık alanda dolaştığı San Diego Wild Animal Park’ta kurtlar bulunuyor. Kurtların da yaşam alanları daraldıkça ve bilinçsizce avlanıldıkça sayıları azalıyor. Kurtsuz ve ayısız bir dünyayı düşünmek bile istemiyorum

2008 Hillsider Magazine, Bahar Sayısı

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s