Home

Nostaljik olmayan bir açıkhava sineması yazısı yazmak ya da yazmamak… İşte bütün mesele!

İzmir… Yaz… Şehirde sıcak kavuruyor. Nihayet akşamüstü, evlerin sonuna dek açık pencerelerinden kızartma kokuları dışarı taşarken sokaklardan da evlere bir anons ulaşıyor. Üzerine film posterleri yapıştırılmış külüstür bir araba sokak sokak gezip o gece yakınlardaki bir ortaokulun bahçesinde faaliyet gösteren açıkhava sinemasında hangi filmin oynayacağının haberini veriyor. Yazlık sinemaya dair benim ilk hatıram böyle… Son hatıram ise Çeşme’de hala varlığını sürdüren Ilıca’daki yazlık sinemada yıldızların altında, çoluk çocuk kalabalığı, çekirdek ve patlamış mısır çıtırtıları arasında izlediğim filmler. Arada Fethiye Hillside’da kumsala sıra sıra dizilmiş şezlonglara uzanıp denize yerleştirilmiş perdeye dalıp gitmişliğim de var. Filmin verdiği zevkten bağımsız olarak bunların hepsi ayrı ayrı çok keyifliydi. Açıkhava sinemaları ya da yazlık sinemaların sayısı bir dönem çoğalıp sonra azalsa da bu keyfin hayatımızdan tamamen çıkıp gitmesini istemeyiz. Sonuç olarak; açıkhava sineması gördüğünüz yerde, giriniz. Pişman olmazsınız…

 

İlk Açıkhava Sinemaları

İlk sinema gösterimi 1895 yılında Lumière Kardeşler tarafından Paris’te bir kafede gerçekleştirilmişti. Bu gösterim bugün anladığımız anlamda bir sinema filminden çok yeni bir icadın sergilenmesi, çekilmiş çok kısa sessiz bir görüntünün perdeye yansıtılmasından ibaretti. Bu icat giderek hikayeleri kendi meşrebince anlatabilen bir mecraya dönüştü. Sinemacılar kadar izleyiciler de ona alıştı. İlk gösterimde perdeye yansıtılan görüntü, trenin gara girişiydi ve trenin üstlerine doğru gelen gerçek bir tren olduğunu sanan izleyiciler arasından ürküp kaçışanlar olmuştu. Kısa bir zaman içinde izleyicilerde o ürkeklik kalmadı. Meraklı izleyiciler kafelere sığmaz oldu, filmler ve anlattıkları hikayeler uzadı. Gösterimler tiyatro salonlarına ve müzikhollere taşındı. Sinema endüstrileşti, kendi yıldızlarını yarattı.

1900’lü yılların başında, aynı gezici sirkler gibi semt semt ya da şehir şehir gezen mobil sinemalar ortaya çıktı. Bunlar fazla uzun ömürlü olmadı çünkü bir yandan filmlerin süresi uzuyor ve içerikleri yoğunlaşıyordu öte yandan da mobil sinemalar tiyatro salonlarının ve müzikhollerin sağladığı konforu sağlayamıyorlardı. Herhalde 20. yüzyılın ilk yarısında, savaşlarla geçen yıllar da hava karardıktan sonra faaliyet gösteren açıkhava sinemalarına ket vurdu. Ama 1950’li ve 1960’lı yıllarda, İkinci Dünya Savaşı sonrası ve televizyon öncesi dönemde açıkhava sinemalarının sayısında hızlı bir tırmanış yaşandı. Bu nedenle açıkhava sinemalarına, o dönemde çekilmiş veya o dönemde geçen filmlerde sık sık rastlanır.

Aynı yıllarda İstanbul’da ve Türkiye’nin neredeyse her köşesinde pek çok yazlık sinema faaliyetteydi. Çoluk çocuk, mahallece toplaşıp gelenlerle, seanslar dolup taşıyordu. Aileler bir tarafta, bekar gelen erkekler başka bir tarafta oturtulsa da flörtleşmeler eksik olmuyordu. Belki de bu açıkhava sinemalarının bunca nostaljiyle anılmasına bir neden de bu görece rahat ve romantik ortamdır. Bu arada, filmleri sadece bilet alanlar izlemiyordu; sinemaya komşu apartmanların, binaların balkonlarında, damlarında toplanan insanlar da filmleri izliyorlardı.

 

Eyüp’te Yazlık Sinema

“Gözlerimi kapatıyorum. Peş peşe görüntüler… Yaşamımdan, hayal dünyamdan… Çocuk belleğimde kalan bir görüntü; ışıklar içinde bir kadın, saçları uzun, eteklerini toplamış, suyun içinde birşeyler topluyor. 7 yaşındayım bu büyülü perdeyi gördüğümde… Bir akşam komşular başka çocuklarla beraber beni de alıyorlar, yanımızdaki evin damına çıkıyoruz. O yükseklikten yanımızdaki yazlık sinemanın perdesi görünüyor. Ne olduğunu tam anlamadan çocuk şaşkınlığıyla izliyorum. Pencereden gelen ışık çoğalarak beni içine çekiyor, üstüme ışıklar yağıyor. Gözümü bile kırpmadan ışıklar içindeki kadını soluksuz seyrediyorum. O kadın sanki bana bakıyor ve göz kırpıyor.

Bu büyülü anı yaşayan, 7 yaşındaki kız çocuğu büyüyünce bir film yıldızı olacağını bilmiyordu. Sinema aşk okunu o gece fırlatmıştı, sinemayla tanıştığı o ilk akşamı bir daha hiç unutmayacaktı.

Yıllar sonra öğreniyorum o filmin adı Acı Pirinç’miş, o güzel kadın da İtalyan sinemasının emsalsiz yıldızı Silvano Mangano…”

Türk Sineması’nın en ünlü ve etkileyici kadın figürü Türkan Şoray’ın Sinemam ve Ben isimli otobiyografik kitabı “Eyüp’te Yazlık Sinema” başlıklı bölümle başlar. Öyle içten kaleme alınmış ki bu satırlar, neredeyse tüm bölümü buraya almadan edemedim. Yeşilçam’ın Sultanı olarak anılan Türkan Şoray’ı biraz da Eyüp’teki bu yazlık sinemaya borçlu olduğumuzu öğrenmek ne güzel…

 

Şeylerin Sihri

Orhan Pamuk’un yazdığı ve birçok yabancı dile çevrilen romanı Masumiyet Müzesi’nde açık hava sinemalarına ayrılmış uzun bir bölüm var. Müzede ve müzenin katalog kitabında da açık hava sinemalarına özel bir yer verilmiş. Hikayenin anlatıcısı ve baş kahramanı zengin Kemal, platonik aşk yaşadığı ve bir filmde başrol oynatma sözü verdiği Füsun ile yaz boyunca açıkhava sinemalarına gider. Yeşilçam filmlerine, orta sınıf mahalle eğlencelerine pek aşina olmayan Kemal yazlık sinema localarını La Scala’nın localarına benzetir. Yine de hep bir ağızdan gülen, kızan, duygulanıp ağlayan bu izleyici kalabalığı ile kendisi arasında herşeye rağmen bir ‘kardeşlik duygusu’ olduğunu hisseder. Başlangıçta kaba bulduğu Yeşilçam filmleri, bu kardeşlik duygusu ve Füsun’a yakın olmanın da etkisi ile giderek içine işler. Füsun’a “Bu filmler beni terbiye etti” diyecek hale gelir. Müzenin katalog kitabındaki Şeylerin Sırrı başlıklı bölümde ise daha da açık bir itiraf var; “Türk filmlerine gitmeyi, onları sevmeyi, İstanbul’un kışlık, kapalı sinemalarında değil, yaz sinemalarında öğrendim.” Buradan kitabın, koleksiyonun, müzenin, sinemanın ve aslında her türden şeylerin sahip olduğu sihrin sırrına bağlanıyoruz; “Ruhumuz şeylere odaklandıkça, dünyanın bütünlüğünü kırık kalbimizde hissediyor ve acılarımızı kabul ediyoruz. Bu kabulü mümkün kılan şey, sinema kalabalığının bakışlarında da var”.

İlerleyen yıllarda şehirlerde silahlı siyasi çatışmaların yaşanmaya başlaması, seks filmleri furyası, televizyonun ve ardından videoların yaygınlaşması Türkiye’deki açıkhava sinemalarının sayısında dramatik bir düşüşe neden oldu. Yurt dışındaki örneklerde olduğu gibi burada da yazlık sinemaların yerine binalar dikildi, bu alanlar halı saha ya da otopark olarak kullanılmaya başlandılar. Bir sihir bozuldu.

 

Arabada Sinema Keyfi

Bilinen ilk arabalı sinemalardan biri 1933’te New Jersey’de açılmış. Geniş Amerikan arabalarında ailece ya da kalabalık bir arkadaş grubu ile ucuza eğlenceli bir akşam geçirmek için tercih edilen bir etkinlik olmuş, bu sinemalar. 1950’lerde bazı sinema zincirleri ve büyük kapalı salonlar ekonomik sebeplerle kapanmak zorunda kalsa da arabalı sinemaların sayısı artmış. O yıllada sadece ABD’de 4000’den fazla arabalı sinema olduğunu yazıyor bazı kaynaklar. Amerika’da sinema salonlarının %25’ini bu arabalı sinemaların oluşturduğuna dair bir bilgi de var. Kısacası arabalı sinemalar Amerikan popüler kültürünün öne çıkan bir öğesi sayılabilir. Taş Devri çizgi dizisinde ve sinema filminde kahramanlarımızın arabalı açıkhava sinemasına gidişini hatırlar mısınız? Bu tür sinemalara günümüzde pek sık rastlamıyoruz.

 

Diriliş

Teknolojinin gelişmesi, film gösteriminin teknolojik olarak kolaylaşması ve belki iklim değişkliğinden kaynaklanan aşırı sıcak yaz günlerinin de etkisiyle açıkhava sinemaları sadece nostaljik bir keyif olarak değil neredeyse doğal bir ihtiyacın cevabı olarak tekrar hayatımıza girmeye başladı. Geçtiğimiz yaz, sinemaseverler için Fenerbahça Dalyan’da, Turkcell Kuruçeşme Arena’da, Swiss Otel’de açıkhava sinemaları faaliyetteydi. Son yıllarda kimi semtlerde belediyeler de meydanlarda ve parklarda film geceleri yapıyorlar. Ya da gökdelen tepeleri, teraslar bu amaç için pratik olarak düzenleniyor. Türkiye’de yapımcıların bu tür gösterimlerden dertli olduğu da bir gerçek, çünkü bu gösterimlerin bir kısmı yapımcı izni olmadan ve telif ödemesi yapılmadan gerçekleştiriliyor. Elbette bu sorumsuz yaklaşımların dışında ciddiyetle ve istikrarla yapılan gece gösterimleri de var. Hillside Trio içinde yer alan ve yıllardır varlığını sürdüren Wings Cinecity Trio Açık Hava Sineması vizyon filmleri göstermesi ve sunduğu konforla diğer yazlık sinemalardan ayrışıyor.

Geçmişte dört açıkhava sinemasına sahip olan Büyükada’da şu an hala faaliyette olan bir açıkhava sineması bulunuyor: Lale Sineması. 1980-90 yılları arasında kapanan sinema 1991 yılında kapasitesini küçülterek de olsa açılmış. Bir aile işletmesi olan bu sinemada her yaştan seyirciye hitap edecek filmler gösteriliyor. 90’lı yıllarda yazlık sinema keyfini adaya kaçamamış şehir ahalisine hatırlatan mekanın Kuruçeşme’deki Paşa olduğunu da hatırlatma fayda var. Boğaz’ın kenarında, yıldızların altında dönemin gençleri yazlık sinema keyfini Paşa’da yaşayabiliyorlardı.

Bu yıl Haziran ayında Güneydoğu Anadolu illerini dolaşacak SineMASAL Açıkhava Sinema Festivali’nden ise bu yazıyı yazarken haberim oldu ve çok sevindim. Tarihi mekanları temizleyip perdelerini oralara kuracaklarmış, film gösterimlerinin yanı sıra gündüzleri özellikle çocuklara yönelik eğlenceli etkinlikler de olacakmış. Bu yıl ilki gerçekleşecek bu festivalin tüm Türkiye’yi dolaşmasını ve uzun ömürlü olmasını diliyorum.

Ankara’da geçen yaz, Haziran’dan Ekim’e dek Cer Modern’de Türk sinemasının son dönem örnekleri gösterildi. İstanbul Modern’den, Sabancı Müzesi’nden, Arkeoloji Müzesi’nden, İzmir Fuarı’ndan da böyle ataklar gelse ne hoş olur, harika açıkhava mekanları var.

Batı’nın büyük metropollerinde ise Batı Yakası’nın Hikayesi gibi bir sinema klasiğini romantik bir parkta, Shining gibi bir gerilim filmini de bir mezarlığın bahçesinde göstermek gibi kışkırtıcı organizasyonlar yapılıyor. Sadece New York’ta açıkhavada film gösterimi yapmaya odaklanan ondan fazla festival var.

Açıkhava sineması, yazlık sinema, bahçe sineması… O bin, ikibin hatta Beşiktaş’taki Yumurcak gibi 7000 kişilik sinemalar, 7’den 70’e herkesin yegane eğlence olarak, bir ritüel gibi yaşadığı o sinemalar geri dönmeyecek. Ama yıldızların altında, püfür püfür film izlemenin keyfi de hayatımızdan neyse ki tam olarak çıkmayacak. En başta söylediğim gibi, açıkhava sineması gördüğünüz yerde giriniz. Pişman olmazsınız.

 

Meraklısına Notlar

-1916 yılından beri film gösteriyor olması nedeniyle Guinnes Rekorlar Kitabı’na girmiş ‘Sun Pictures’ isimli bir Avusturalya sineması olduğunu ineternetten öğrendim. Yolu oralara düşüp bana bu bilgiyi teyit eden olur mu acaba?

-Avrupa’nın en eski arabalı sineması ise Frankfurt’ta hala gösterimlerine devam ediyormuş.

-www.sadibey.com sitesinde Yıldızların Altında başlıklı İstanbul’un eski yazlık sinemalarına dair güzel bir araştırma yer alıyor.

www.sinemasal.org linkinden festivale dair daha detaylı bilgi edinebilirsiniz.

-Türkan Şoray’ın sinemaya dair ilk anısını oluşturan filmin orijinal adı Riso Amaro, bu filmin Yeşilçam versiyonu 1972’de Acı Pirinç adıyla çekilmiş. Ama başrolde Türkan Şoray yok.

2013, Hillsider Magazine Sayı 71 Yaz

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s