Home

Camille Claudel’i nasıl bilirsiniz? Bir deli? Bir dahi? Metres? İlham perisi? Heykel sanatının önemli bir ismi? Ölümünden 70 yıl sonra sanatçı Camille Claudel nihayet eserlerinin topluca görülebileceği, kendi adına bir müzeye kavuştu. Ancak uluslararası sanat yayınlarında “Rodin’in metresi ve ilham perisi müzesine kavuştu” diye başlıklar atıldığını görüyorum. Bu haksızlık! Camille Claudel bir “ilham perisi” ve “Rodin’in metresi” olduğu için değil bayağı iyi bir sanatçı olduğu için müzesine kavuştu. Haber başlıklarındaki “kavuştu” kelimesine ise… işte ona sonuna kadar katılıyorum. Hatta, kavuştuk diyebilirim.

Camille Claudel’den ne zaman haberim oldu diye düşünüyorum da… Sanat tarihi derslerinde ya da iştahla okuduğum sanat tarihi kitaplarında adı geçmiyordu. Bir film sayesinde tanıdım, onu. Bazen filmlerin böyle iyi şeylere vesile olduğu olur. 1988 yapımı filmin afişi uzun zaman öğrenci evimin duvarında asılı kaldı. Filmi izlememiştim. Sadece konusunu biliyordum: Camille Claudel Fransız bir heykeltraş kadındı, ondan yaşça oldukça büyük ünlü heykeltraş Rodin ile evlilik dışı bir ilişki yaşamış, sonra da kafayı sıyırmıştı… Filmi izlemeyi reddettim. Beni depresyona sürükleyeceğinden korkuyordum. Duvardaki Camille Claudel, Isabelle Adjani’nin buğulu gözleriyle uzaklara, ben de arada bir kaçamak şekilde ona bakıyordum. Aramızda 100 yıl vardı. Onun ruhunu yiyen şeyler bana tehdit değildi. Yani olmamalıydı. Ben önüme bakacaktım. Geriye değil.

Acıklı Tema Sağa Çek!

Az önce, “geriye değil” diye yazıp cümlenin sonuna da noktayı yapıştırdım ya… Hemen ardından bir gülmek geldi bana. Çükü ben gerçekten hep önüme baktım ama “bunlar geride kalmıştır” diye sınıflandırdığım şeyler takır takır önüme çıktı. O zaman o geride kalanlara başka bir gözle bakmamın şart olduğunu anladım.

İnsankızları ve oğulları olarak diğer canlılardan bir farkımız hikayeleştirme kabileyetimiz. Bir yandan kendi hayatlarımızı yaşarken bir yandan da hikayelerimizi kurguluyoruz. Yaşananlar ve hikayeler, birbirini besliyor ve şekillendiriyor. Bazı temalar farklı hikayelere bürünüp tekrar tekrar karşımıza çıkıyor, örneğin; “Yeteneğiyle sivrilen kadının trajik sonu” teması… Çocukken masallarda, sonra gazete haberlerinde, romanlarda, olmadı filmlerde yakalanıyoruz bu temaya. Ve ikna oluyoruz: “Sivrilirsen sonun acı olur”. Zaman içinde, beni huzursuz eden ve kurtulmam gerekenin, hikayelerin kendileri değil de bu tema olduğunun ayırdına vardım. Bu aşırı acıklı temayı kenara çekince, insanın hızını kesen ve yönünü şaşırtan sis dağılıyor, serinkanlılıkla ele alınabilecek şekilde dünün ve bugünün hikayeleri birer birer beliriyordu. Sis kalkınca, benim önümde yeniden belirenlerden biri Camille Claudel oldu.

Napolyon Kafası

Doğu Asya’nın ideal kadınlık tarifi Japonya’da, Kore’de, Çin’de “İyi eş, akıllı anne / Akıllı eş, iyi anne” diyordu. Hitler döneminin propoganda unsurlarından biri 3K idi; “Kinder, Küche, Kirche”; yani “Çocuklar, Mutfak, Kilise”… 20. yüzyıl başından itibaren yaygınlaşan şu İngilizce deyim de kadın kısmından bekleneni ortaya koyuyordu; “Barefoot and pregnant in the kitchen” yani “Yalınayak, hamile, mutfakta”. Türkçe’den örnekler vermeye gerek duymuyorum, malumunuzdur… Camille Claudel’in içine doğduğu Fransa’dan devam etmek isterim ama! 1804 yılında yürürlüğe giren Napolyon Kanunları toplumda kadının yerini net bir şekilde belirliyordu. Özellikle evli kadınları eşlerinin boyundurluğuna sokuyor, maddi ve manevi olarak ellerini kollarını bağlıyordu. Napolyon kafası, kadınları birey değil ancak erkeğin ve ailenin bir uzantısı olarak konumlandırıyordu. Tek tek maddeleri yazmayacağım, Napolyon Kanunları merak edenlerin bir tık uzağında. Napolyon, savaşlarla diğer Avrupa ülkelerinde de kanunlarını yaygınlaştırıyor; İtalya ve Polonya gibi ülkeler Fransız kanunlarını model alarak kendi kanunlarını şekillendiriyorlardı. Bu kanunlar Fransa’da hiç bir değişime uğramadan yaklaşık 150 yıl kadar hüküm sürdü. Örneğin, Fransız kadınlarının kocalarından izin almadan bir işte çalışabilmeleri için 1965’i beklemeleri gerekti. Camille Claudel’e dönersek, onun yaptıklarını ve başına gelenleri, o dönem yürürlükte olan Napolyon Kanunları’nı dikkate almadan tartışmak, bana çok manasız gelir. O kanunlar Camille’e dardı. Ama Camille yine de şanslı sayılırdı…

Şanslı Bir Kız Çocuğu

Camille 1864’te  doğdu. Ailenin durumu iyiydi. Üstelik babası onun tarafındaydı. Ve ölene kadar da onun tarafında oldu. Bu sayede, oldukça iyi bir eğitim aldı. Yeteneği daha küçük yaştan farkediliyordu. Camille de kendi yeteneğinden hiç şüphe duymuyordu. Kil kullanarak aile üyelerinin büstlerini yapmak için ders almayı bekleyememişti. 1881 yılında, 13 yaşındayken erkek kardeşinin bronz büstünü yaptı. Paris’in biraz dışındaki Nogent-sur-Seine’de ailesiyle yaşarken, yine orada yaşayan dönemin ünlü heykeltraşı Boucher’den özel ders almaya başladı. Baucher, Baba Claudel’in ricasını kıramamıştı. Anne Claudel ise Camille’in sanatçı olma yolunda ilerlemesini hiç tasvip etmiyordu. Baucher’in tavsiyesi üzerine baba Claudel kızını Paris’e sanat eğitimi almaya yolladı.

En prestijli sanat okulu Ecole des Beaux-Arts sadece erkek öğrencilere açıktı, yani ne kadar yetenekli olsa da bu okula gidemezdi. 17 yaşındaki Camille, kadınların da öğrencilik yapabildiği özel okullardan biri olan Colarossi Akademisi’ne girdi. Eserleri ilk defa 1885 yılında sergilendi. O dönem kendisi gibi sanatçı adayı olan üç İngiliz kızla bir atölye paylaştı. Atölye arkadaşlarından Jessie Lipscomb ile ilişkileri ömür boyu sürdü.

Camille şanslı bir kız çocuğuydu. Hemcinslerinin pek azının ulaşabildiği bir eğitime ve bilgi dağarcığına ulaşabilmişti. Yeteneğini geliştirebilmiş, bileyebilmişti… Kendi yerini sanat dünyasında görmüş ve bu konumun içini dolduracak şekilde tutkuyla üretmişti.

Doğam, Doğan, Doğası

19 yaşındayken Rodin ile tanıştı. Onun atölyesinde asistan olarak çalışmaya başladı. Rodin sanat dünyasında büyük saygı gören önemli bir isimdi. Bu atölyenin Camille’e sunduğu olanaklardan biri de çıplak modelle çalışabilmekti. Bu, sanat okullarına kabul edilen kadın öğrencilerden özellikle esirgenen; erkek öğrencilerin ise figür ve anatomide büyük yetkinlik kazanmalarını sağlayan bir olanaktı. Camille Claudel ve Rodin arasındaki çırak-usta ilişkisi, yıllara yayılan fırtınalı bir aşk ilişkisine dönüştü… Bir ayrılıp bir barışıyorlar, birbirlerini suçluyorlardı. Örneğin Rodin Camille’in kıskançlığından bunalıp kaçıyor; Camille Claudel ise Rodin’in sanat dünyasında önünü kestiğinden şikayet ediyordu. Rodin ile karşılaştırılmaktan bıkmıştı. Bazı eserlerinin erotik bulunarak sergilere alınmaması onu çıldırtıyordu. Erkek sanatçılara, örneğin Rodin’e uygulanmayan sansür bir kadın olduğu için ona uygulanıyordu. Yine de günde 12 saat çalışıyor, eve gittiğinde ayakta duracak hali olmuyordu.

1886’da Rodin, Camille Claudel’in önüne koyduğu bir kağıda imza attı ama orada yazanları hayata geçirmedi. Camillle’in istekleri şunlardı: atölyeye kendisinden  başka kadın almaması, sanat çevrelerinde onu koruması ve onunla evlenmesi… Napolyon’un kanun diye yürürlüğe soktuğu ve tek bir kişiyi değil insan türünün yarısını kısıtlayan maddelerle karşılaştırınca yine Camille şefkatliymiş diyesim geliyor…

Camille’in yaşamı, seçimleri, yeteneğini ciddiye alıp kendini heykele adaması, babası yaşında bir adamla ilişki yaşaması onu toplumun gözünde “sivri” kılıyordu. Onun yeri, bir kadın olarak ancak, ustanın çırağı, ilham perisi ve metresi olmaktı! Tabii evli bir kadın ve anne olamıyorsa… Kadın için “doğal” kabul edilenler arasında heykeltraşlık yoktu. Ev dışı bir hayat yoktu. Bu sisteme göre doğası arızalı olanları(!) trajik sonlar bekliyordu. İşte Camille Claudel’in hikayesi hep böyle anlatıldı… Bana ise Camille Claudel’den çok toplumda arıza var gibi geliyor. Nüfusun yarısını bunca cendereye sokmak, asıl trajik olan.

Bakışından Süzülen…

1898’de ayrıldıklarında Camille Claudel atölyesine kapandı, kendini tamamen heykellerine adadı. İnsanlarla ilişkilerini azalttı. Akıl ve ruh sağlığını kaybettiği yönünde yorumlanan davranışlar gösterdi. Öte yandan bu dönemde yaptığı heykellerde kendi tarzını iyice oturttuğu, hatta sanatının en yetkin örneklerini verdiği de söyleniyor. 1913 yılında, ona desteğini hiç esirgemeyen babasının ölümünün hemen ardından ailesi tarafından bir akıl hastanesine yerleştirildi. Ve hayatının son 30 yılını bu tip kurumlarda geçirdi. Hastanede geçen yıllarında sadece şair ve diplomat olan erkek kardeşi Paul onu birkaç defa ziyaret etti. Bir de eskiden atölye paylaştığı arkadaşı Jessie Lipscomb. Annesi ve kızkardeşi hiç gelmedi. Doktoru, Camille Claudel’in hastanede kalmasını gerektirecek bir durumu olmadığını ailesine ısrarla yazmasına, arkadaşı Jessie’nin de doktorun görüşünü teyit etmesine rağmen aile onu çıkarmaya yanaşmadı. 1943 yılında Camille Claudel öldüğünde, bilin bakalım Fransa’da hala hangi kanunlar geçerliydi?

Birkaç yıl önce Camille Claudel’in akıl hastanesindeki dönemine odaklanan, başrolünde  Juliet Binoche’un oynadığı bir film yapıldı; Camille Claudel 1915. Bu sefer afişteki Camille Claudel ellerini çenesine dayamış dimdik bize bakıyor. Artık o bakıştan kaçamayız.  

Odadan Müzeye

Şu hayat hikayesiyle Camille Claudel erkek olsaydı kolaylıkla “deliliğin sınırında bir dahi sanatçı” olarak hikayeleştirilebilirdi… Kadın olunca “dahi” olarak nitelendirilmek işin “doğasına” mı ayrkırı kaçıyor, ne!

Peki Camille Claudel nasıl bir sanatçıydı? Olağanüstü diyenler de var, boynuz kulağı geçti diyenleri bir kaşık suda boğmak isteyenler de… Bir sanatçıyı tanımanın en iyi yolu kuşkusuz eserlerini görmek. Camille Claudel’in eserleri bugüne dek nerelerdeydi derseniz cevap ironik; düne kadar birkaç parça eseri Rodin Müzesi’nde ona ayrılan bir odadaydı. Bu yıl harika bir haber geldi. Sanatçının ilk gençlik yıllarında ailesiyle yaşadığı Nogent-sur-Seine’deki evleri ve çevresi belediye tarafından satın alınarak Camille Claudel Müzesi haline getirilmiş. Müzeler, Tomur Atagök’ün dediği gibi “insanların birbirini anlayabilecekleri kurumlar”… Eserleri üzerinden sadece Camille Claudel’i değil, kendimizi ve cenderelerimizi daha iyi anlayabiliriz. Ve tabii herşeye rağmen üretilmiş olan eserlerin tadını çıkarabiliriz.

Meraklısına Notlar

-Rodin ölmeden önce vasiyetine Camille Claudel’in eserlerine müzesinde yer verilmesini istediğini ekletti. Rodin Müzesi, 1919 yılında Rodin’in ölümünden hemen iki yıl sonra açıldı. Paul Claudel, ablasının ölümünün ardından 1951 yılında Rodin Müzesi’ne eser bağışında bulunarak bir Camille Claudel sergisi açılmasını sağladı. İlk büyük Camille Claudel sergisi 1984’te sanatseverlerle buluştu. 2003’te Nogent-sur-Seine’de bir Camille Claudel sergisi yapıldı. 6000 nüfuslu kasabaya 40 bin kişilik bir ziyaretçi akını olunca müze kurma fikri doğdu ama bu tasarı hemen gerçekleşmedi. 2005’te Rodin ve Camille Claudel’in eserlerinin bir arada olduğu bir sergi Kanada ve ABD’de sunuldu. 2008’de Rodin Müzesi’nde bir Camille Claudel retrospektifi gerçekleşti. Nogent-sur-Seine’deki Camille Claudel Müzesi ise 2017’de açılabildi. Hem geç hem güç oldu, ama oldu.

-Müzede sanatçının çok sayıda ve çeşitli büyüklüklerde eseri bulunuyor. Camillle Claudel bir buhran anında atölyedeki heykellerini parçalamasaydı da yalnızca kapıyı çerçeveyi indirseydi bugün daha çok eserini görme şansımız olabilirdi…

-Camille Claudel ile ilgili filmlerin yanı sıra müzikal oyun, roman ve biyografiler de var. Ancak, aşırı acıklı temalara şerbetli olun…

-Napolyon Kanunları için bir link; http://www.womeninworldhistory.com/TWR-07.html

-Camille Claudel’e yaşarken fazla kazanç getirmeyen eserleri, uluslararası sanat piyasalarında bugün, en pahallılar arasında yer alıyor…

Hillsider 2017 Yaz sayısı / 87

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s